Background Image
Previous Page  11 / 116 Next Page
Information
Show Menu
Previous Page 11 / 116 Next Page
Page Background

9

temmuz

2015

Doç. Dr. Sinan Canan

sinancanan.ajanda@gmail.com

yarar?

şöyle seçeneklerimvar; hangisin-

de işim garanti, hangisinde para

kazanabilirim? Bu tarz soruları

her duyduğumda içimi bir ürper-

ti kaplıyor. Çünkü gençlerimize

“ne istediklerini” sormayı, buna

kafa yormayı öğretmiyoruz.

İstemeyi bilmiyorlar. Hayatlarını

ne ile geçirmek istediklerini

düşünmeye gerek görmüyorlar.

İşe girmeyi ve para kazanmayı

tek amaç olarak görüyorlar.

Böyle öğretiyoruz, sistem bunun

üzerine kurulu.

Cevaben soruyorum: “Sen neyi

istiyorsun?” Cevaptan evvel çoğu

kısa bir şok yaşıyor. Sonra “istedik-

leri” geliyor: Genetikmühendisliği,

tıp, diş hekimliği… Yani eğitimleri

boyunca ve eğitimle ilgili sohbet

süreçlerinde akıllarına sokulan, iş

garantili, prestiji kendindenmen-

kul meslekler bir bir sıralanıyor.

Astronomi, arkeoloji, dinler tarihi,

paleontoloji, felsefe, biyoloji öğ-

renmek, bu alanlarda çığır açmak

isteyen yok denecek kadar az.

Onlara genelde söylediğimşey

özetle şöyle oluyor:

“Ne okursan oku, sevdiğin ve

istediğin bir alan olsun; ve o alana

dair bir şeylerde herkesten iyi

olmaya bak. O zaman para da, ün

de başarı da, seni takip eder…”

Ama ne kadarı anlaşılıyor, ne

kadar işe yarıyor bilmiyorum…

Kalabalıklarakafa

yetiştirmek

20 Temmuz 2015 günü Urfa

Suruç’ta 30 gencecik insanımızı

alçakça bir bombalı saldırıya

kurban verdik. Çoğu üniversite

öğrencisiydi. Öğrendiğimkada-

rıyla 6 hukuk, 4 tıp, 8 psikoloji, 6

da sosyoloji öğrencisi vardı arala-

rında -bu yazıyı da hemen olayın

ertesi günü yazıyorum-. Caniler

ve hainler yine işlerini yaptılar;

yaptılar da, o gencecik insanları o

meydana sürükleyen psikolojik

alt yapıya bakamadık yine.

Tâ öğrencilik dönemlerim-

de, Hacettepe’de, her vesile ile

gösteri için toplanan öğrenci

gruplarını izler, oradaki arka-

daşlarımla konuşurdum. Benim

için üniversite öğrencisi olmak,

kalabalık gruplarla toplanarak

bağırıp çağırma yoluyla değişim

aramak değil, insanları değişme-

ye ikna edecek fikir ve imkânları

üretmek üzerine konuşmak

ve çalışmak demekti. O gün de

öyleydi, bu gün de aynı şeyi

düşünürüm. Ama bu ülkenin

üniversitelerine girmeye hak ka-

zanmış güzide insanları, değişimi

ancak kimi zaman şiddet dozu

yüksek eylemlere varacak taş-

kınlıklar üretebilen kalabalıklar

içinde bulunmakla gerçekleştire-

bileceklerine inandırılıyorlar.

Koskoca bir insan, öyle nice

koskoca insanlar, pırıl pırıl genç

zihinler, vahşi kalabalıklarda birer

slogana indirgeniveriyorlar. Onlar

bunu duyarlılık adına, yüksek

niyetlerle yapıyorlar ama onların

sınırsız potansiyellerini böyle

nümayişlerde, böyle negatif enerji

deposu protestolarda harcayan

muktedirlerin çarklarının nasıl

işlediğini göremiyorlar.

Görmeyi öğretmiyoruz…

Görenleri göremiyoruz… Elbette

Suruç’a ellerinde oyuncaklar ve

yüreklerinde güzel niyetlerle

güle oynaya giden o gençler,

bildiklerinin en iyisini yapıyor-

lardı; ama bu bizi ve sistemi asla

temize çıkartmaz. Biz onlara daha

iyi bir yol gösteremediğimiz için,

gösterilerden, sloganlardan, basın

açıklamalarından ve daha bir

sürü başka arkaik yöntemdenme-

det ummaya devamettiler.

Başkayol bilmiyoruz

Yirmi yılı aşkındır internet

güncelerine (blog) yazıyorum.

Kendi fikirlerimi, üniversiteyi

bitirdiğimgünden beri buralarda

dile getiriyorum. Kızsamda sevin-

semde şaşırsamda yazıyorum.

Belki bir kaç kişi okuyor, ama ben

kişisel notlarımı almaya devam

ediyorum. Bazen, talip olanların

hayatına dokunuyor yazdıklarım.

Aralarından bazıları bana dönüş

yapıyor, o zaman anlıyorum

düşünmenin ve ölçülü konuşma-

nın ne kadar önemli olduğunu. Bir

daha fark ediyorum, yapmanın

ne kadar zor, yıkmanın ne kadar

kolay olduğunu. Hele ki bu gün,

cep telefonunuzdan canlı video

yayını yapabildiğimiz bir zaman

diliminde, meydanlarda pankart

açarakmuktedirlerin davranışla-

rını değiştirebileceğine inanmaya

devameden gençlerin hâlâ var

olması, hemde bunların pırıl pırıl

gençlerimizin arasından çıkması,

bizimayıbımızdır, eğitimimizin

ve kafa yapımızın rezaletidir.

Onlara daha iyi bir dünyanın nasıl

kurulabileceğine dair bir şey öğre-

temiyoruz! Çünkü biz bilmiyoruz!

Siyaset ve ideolojik saçmalıklar,

din adı altındaki muhtelif heze-

yanlar, günlük gereksizmalumat

yığınları, bulaştığında yapışan

bir pislik sağanağı gibi yağıyor

hayatımıza. Görmesek de kokusu

burnumuzun direğini kırıyor,

dermanımızı kesiyor; ayağımızın

altında, dünyanın hakiki zeminiy-

le aramızda kaygan ve kaypak bir

tabaka oluşturuyor.

İnsan bilgisinin okyanusta

damla dahi olmadığını bilen, o

damlayı büyütmek için önünde

nice fırsatlar olduğunu görebilen,

bu açık gerçeği unutturama-

dığımız insanların sayısı hızla

azalıyor; yahut sesleri, bu berbat

çığlık orkestrasında sönükleşiyor.

Bizim felaketimiz, türümüzün

kıyameti işte buradan kopacak.

Taliplere ihtiyacımız var. Bilgiyi,

ilmi, irfanı, hikmeti, feraseti, basi-

reti, kabına sığmamayı, taşmayı,

coşmayı amaç edinmiş, verilenle

yetinmeyen, etrafında yepyeni bir

dünya inşa etme cesaretine sahip

taliplere ihtiyacımız var. Üniver-

sitelerde, okullarda değil sadece,

her yerde… Bunu başardığımız

takdirde, kazanacaklarımızı hayâl

bile edemeyeceğiz.

İnsanın kaderidir bu: Haddini

aşabilme yeteneği bahşedilmiş

tek canlıdır ve ne yana doğru

aşacağına karar verme hürriyeti-

ne de sahiptir. Çocuklarımıza ez-

bere dikte ettirdiğimiz dininden,

mezhebinden, ideolojisinden,

milliyetinden, geleneğinden önce

“insanlığını” öğretmeden de bu

hürriyeti adamgibi kullanmayı

beceremeyeceğiz.