32
mart
2014
Kapak 3 Dosyası
haber
ajanda
gi bir ayrıcalık-seçkinlik sunmaz. Öyleyse
üçüncü bir yolun bulunması lazım. Nasıl
olacak bu?
Fıkhen delil olmayan bir sahadan ama se-
vilen ulvî şahsiyetlerin isimleri anılarak…
Mazinindefosunu
tamir gayreti
Evet, Osman Gazi’ye nispet edilen o
rüya, tam da böylesi bir dönemde ve yuka-
rıda özetlenen ihtiyaçlara binaen tedavüle
sokuldu. Hanedan üyeleri, kendilerinin Al-
lah tarafından seçilip görevlendirildiklerini
ve kutsandıklarını bir rüya üzerinden top-
luma dayattılar. Nesiller boyunca seçim ve
şura aranmadan, sırf rüya ve biat üzerinden
Hanedan’a meşruiyet atfedildi ve haliyle
toplum adına seçim ve istişareyi bizzat rüya
sahibi (veya böylesi bir rüya olduğunu iddia
eden sonraki nesil insanlar) yapmış oldular.
Nihayetinde gördük ki, “Rüyanı sakın
kardeşlerine anlatma!” denilirken, bu emir,
sadece rüyayı ve onu göreni korumak amaçlı
değildir, aynı zamanda “kardeşleri” de doğ-
ru/yalan türlü rüyaların sekonder mesajla-
rından korumak amaçlıdır.
Ama” ile başlayan yığınla cümle, zihni-
nizi istila etmeye başlamıştır muhtemelen.
Konu bıçak sırtı olduğu için şerhi düşmek
gerek: Yukarıda özetlenen dinî meşruiyet
defosu, sadece Osmanlı’ya özgü değildi.
Safevilerde, Babürde,Memlûklularda, hâsılı
tüm saltanatlarda böylesi dinî meşruiyet so-
runları vardı.Her biri vaziyeti kurtarabilmek
adına, kendi tebaalarını ikna edebilecekleri
şekilde korsan fetvalar icat edip, bunları ta-
rihe ve bizlere bıraktılar. Yeni nesiller, varisi
olduklarını düşündükleri kendi ecdatlarının
böylesi korsan delillerini aklamanın derdine
düşünce, mazinin defoları, güncelin korsan
kutsalları haline geldiler. Zamana meydan
okuyarak -tabir yerindeyse- kendilerini up-
grade ettiler.
Buradan hareketle mazideki korsan usul-
leri ve kabulleri teşhis edemezsek aynısının
bugün de yapıldığını göremeyiz.“Kardeşlere
anlatılamaz” durumdaki rüyalar üzerinden
birilerinin kendilerini nasıl seçkin-seçilmiş
addettiklerini ve kamusal/toplumsal menfa-
atler edindiklerini afişe edemeyiz.
Tarihteki ilk “Türkiye”
Güncel örnek ve sorunları sağlıklı analiz
edebilmek için maziye dair kamusal sahada-
ki mistik istismar örneklerinden birini daha
irdeleyelim.
Yavuz Sultan Selim’in meşhur Mısır
seferi… Sahneyi çoğumuz ezberden bilir.
Memlûklularla savaşmaya giden Osmanlı
ordusu bin bir zorlukla çölde ilerlerken Ya-
vuz Sultan Selim aniden atından iner. Etra-
fındakiler sebebini merak ederler. Rivayet o
ki, Sultan şöyle der: “Görmüyor musunuz,
Resulullah (s.a.v.) da önümüz sıra yürüyor.
O bize yalın ayak kılavuzluk ederken ben
nasıl at sırtında giderim?”
Bütün ordu hemen attan iner, piyade
vaziyette o çöl geçilir. Tabiî ki Peygamber
Efendimizin kılavuzluğunda…
Sıklıkla anlatılan bu sahnenin Sultan ve
ordusuna şan kattığına inanılır, “Ordusuna
Resulullah’ın kılavuzluk yaptığı necip mil-
let” edebiyatı tekrarlanır. Nitekim çocukken
ben de bu rivayetin ve ona dair edebiyatın
coşkusuna kapılır, öylesi bir ordunun neferi
olabilmeyi dilerdim, ta ki üniversite yılları-
ma değin…
Zira henüz okumuştum. Bizlerin tarih
müfredatlarında “Memlûk” olarak okuduğu
o Mısır devletinin kendisine vermiş olduğu
isim “Ed-Devleti’t-Türkiyye” idi. Yani “Tür-
kiye” adlı tarihteki ilk devlet…
Düne
kadar
biz”den
olmayan
Memlûklulara dair duygusal konumlan-
mam, en azından negatiften nötre doğru
değişince zihnimde usul usul kıpırdanma-
lar başladı. Bu konuya dair kullanmadığım
neden, nasıl” kelimelerini nihayet tedavüle
sokabilmiştim.
O” illede “biz”den
Misal: Osmanlı’nın başka seferlerine
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) müdahil ol-