91
şubat
2013
Orhan Yeniaras //
oğlu Sultan İbrahim’e cariye
olarak verdi. Sarayda Müslü-
man olup Hatice Turhan ismi-
ni alan Nadia, dedikodu yap-
mayan, sır saklamayı bilen,
son derece iyiliksever, akıllı ve
zeki bir cariye olarak kısa sü-
rede tüm saray ağalarına ken-
dini sevdirmeyi bilmişti. Bu
nedenle acemiliği, kalfalığı ve
haznedarlığı çok kısa sürdü.
Sultan İbrahim’e bir erkek ev-
lat verince de Padişah ken-
disini nikâhlayarak “başhase-
ki” yaptı.
Artık sıradan bir cariye de-
ğildi. Kendisine özgü bir dai-
resi, hizmetkârları ve hasları
vardı. Gerek saray gelenek-
lerini, gerek Türkçe’yi çok iyi
öğrenmişti. En çok Kösem
Sultan’dan sakınılması gerek-
tiğini de biliyordu. Bu neden-
le kayınvalidesine karşı “Ne
aynı yatağa gir, ne de düş-
man ol!” ilkesi ile hareket edi-
yordu. Bu sıralarda beklen-
medik bir olay meydana geldi.
Ocak ağaları ve ulema birle-
şerek Sultan İbrahim’i tahttan
indirdi ve bir süre sonra da öl-
dürerek, yerine yedi yaşındaki
oğlu Mehmet’i geçirdiler. Ha-
tice Sultan artık hem saltanat
naibi, hem de Valide Sultan
olmuştu. Kösem Sultan geliş-
melerden memnun değildi.
Hatice Turhan Sultan’ı
gözyaşlarına boğan ney-
di?
Valide sultanlığı gelinine
kaptırdığı için siyasi yetkileri-
ni de kaybetmişti Kösem Sul-
tan. Kader, gelin ve kayna-
nayı ölümcül bir mücadelenin
içine itti. Bu, bir bakıma “ol-
mak ya da olmamak” savaşıy-
dı. Taraflar son kozlarını oy-
nayacaklardı. Kösem, ocak
ağalarını etkileyeceğine ina-
nıyordu. Oysa saray ağaları-
nın tamamı Hatice Turhan’ın
kontrolünde idi. Kösem ise
ocaklılarla anlaşarak, çocuk
padişahı tahtından indirip, Ha-
tice Turhan’ı eski saraya gön-
derdikten sonra, kolay kontrol
edebileceği bir şehzadeyi tah-
ta geçirmeyi planlıyordu. Fa-
kat komployu zamanında öğ-
renen Hatice, ani bir baskınla
Kösem’i öldürterek hem oğlu-
nun tahtını, hem de kendi ik-
balini kurtarmış oldu.
Osmanlı Devleti’nin içte ve
dışta, birikmiş bir yığın soru-
nu vardı. Valide Sultan dürüst
ve güçlü bir sadrazam arıyor-
du. Nihayet Köprülü Mehmet
Paşa’yı görünce, aradığını bul-
duğuna inandı ve onu olağa-
nüstü yetkilerle donatarak
göreve getirdi. Valide Sultan
yanılmamıştı. Köprülü, gerçek-
ten Osmanlı Devleti’nin kro-
nikleşmiş birçok sorununu çö-
zerek değerli bir devlet adamı
olduğunu kanıtladı. Artık Va-
lide Sultan’ın gönlü rahattı.
Ülke yönetimini Köprülü’nün
güvenilir ellerine teslim ede-
rek kendini hayır işlerine ada-
dı. Yaklaşık elli yıl önce Safiye
Sultan tarafından temelle-
ri atılan fakat yapılamayan
Eminönü’ndeki Yeni Cami’yi
yaptırdı. Ayrıca caminin müş-
temilatından olmak üzere de
çeşme, imarethane, türbe ve
sıbyan mektebine ilaveten de
Mısır Çarşısı’nı yaptırarak hiz-
mete açtı.
Yoksullara yardım eden, eli
açık ve cömert Valide’yi halk
çok seviyordu. Zaman zaman
koçu” adı verilen, üstü kapa-
lı ve yanları panjurlu arabası-
na binerek İstanbul’un kenar
mahallelerini dolaşır ve muh-
taçlara yardım ederdi. Bir gün
arabası ile Divan Yolu’ndan
geçiyordu. Yol kenarında bek-
leyen bir delikanlıyı görün-
ce “Aman Tanrım!” diyerek
panjurları iyice araladı ve dal-
galı kızıl saçları ensesine ka-
dar inen, ela gözlü, son de-
rece yakışıklı zarif bir gençle
göz göze geldiler. Yarı hayret,
yarı şaşkınlık içinde dudakla-
rından belli belirsiz “Olamaz!”
sözü döküldü. Valide Sultan o
kadar şaşırmıştı ki nedimeleri-
nin “Sultanım! O Yusuf-ı sani-
dir” dediklerini bile duyamadı.
Araba yoluna devam ediyor-
du. Yol boyunca hiç konuş-
a
vrupa’da
ekonomi-
ye; İlk Çağ’da kölecilik,
Ortaçağ’da feodalite, Ye-
niçağ ve Yakın Çağ’da ise
kapitalizm egemendi. Bu sonuncu
anlayışta “Çok üret, çok sat, çok ka-
zan” ilkesi temel parola idi. Yani üreti-
min amacı kazanmaktı
.
Fatih’in
vasiyeti
mayan Valide, saraya gelince
arabadan inerken hâlâ dalgın
ve düşünceli idi. Nedimele-
ri başından savdı ve doğruca
odasına çekildi.
Valide Sultan’ı hayretler
içinde bırakan Yusuf-ı sani, Di-
van Yolu’ndaki bir bakkalın çı-
rağı idi. İstanbul’da çok yakı-
şıklı gençler vardı ama hiçbirisi
Yusuf’un eline su dökemez-
di. Yusuf’u görmek isteyenler
mutlaka Divan Yolu’ndan ge-
çer, ihtiyacı olmasa da bakkala
girerek bir şeyler alırlardı. Ser-
vis yaptığı evlerde onu görüp
de âşık olmayan kız yoktu.
Bir gün Divan Yolu bakka-
lına gelen iki bostancı nefe-
ri, “Valide Sultan istiyor” diye-
rek, Yusuf’u alıp götürdüler.
Gidiş o gidiş… Aradan gün-
ler ve haftalar geçmişti ki
Yusuf’tan hiçbir haber yoktu.
Genç, güzel ve dul Valide ile
Yusuf’u bir arada düşünmek,
kimi insanlarda değişik çağrı-
şımlar uyandırıyor ve kulak-
tan kulağa ince bir dedikodu
dolaşıyordu. Dedikodular do-
laşadursun, biz gelelim saray-
da olanlara.
Valide Sultan yeşil diba bir
elbise giymiş, başına saçları-
nın yarısını gösterecek şekilde
beyaz bir tül atmıştı. Oturdu-
ğu kadife minderin üzerinden
Yusuf’u uzun uzun inceledik-
ten sonra “Sen nerelisin Yu-
suf?” diye sordu. Yusuf “Uk-
raynalıyım Sultanım” diye
yanıtlarken, Valide’nin “Bura-
ya nasıl geldin?” sorusu üzeri-
ne de “Esirciler getirdi” dedi.
Valide Sultan duygulan-
mıştı. Gözlerini Yusuf’tan ayı-
ramıyordu. Yıllar önce bir
bağbozumu koparıldığı kö-
yünü ve yakınlarını anımsa-
dı ve sonra tekrar Yusuf’a dö-
nerek “Senin sol bacağında,
diz kapağından aşağıda bir
yara izi var mı?” diye sordu.
Evet Sultanım” cevabını alın-
ca “Görebilir miyim?” diye sor-
du. Yusuf eğilerek yara izini
gösterdi. Valide Sultan tekrar
sordu, “Bu nasıl oldu?” diye.
Yusuf “Köpek ısırdı Sultanım”
deyince, Valide Sultan yerin-
den kalkarak Yusuf’a yaklaş-
tı. Ellerini Yusuf’un saçlarında
dolaştırırken gözyaşlarını tu-
tamadı ve “Yusuf! Ben senin
ablanım” dedi. Ve iki kardeş
gözyaşları içinde, hasretle bir-
birlerine sarıldılar.
>> Fakat zamanla kapitalizm, yerini sosyal
devlet anlayışına bıraktı. Sosyal devlet, libe-
ralizmin başıboşluğunda gelişen büyük ba-
lıkların küçük balıkları ezmesini önlemeye
çalışıyordu. Daha açık bir ifadeyle devlet, va-
tandaşına iş güvenliği sağlarken eğitim, sağ-
lık, beslenme ve kültür ihtiyaçlarının karşı-
lanmasına da yardımcı oluyordu.
Osmanlı Devleti’nde ise Batı’da görülen bu
evrimsel süreçler yaşanmamıştı. Osmanlı, ta
başından beri ekonomide farklı bir çizgi izli-
yordu. Ekonominin her sektöründe devlet,
planlayıcı ve müdahaleci idi. Üretiminmik-
tarını, kalitesini, fiyatını merkezi otorite be-
lirlerdi. “İhtiyacın kadar üret”, ekonominin
temel parolası idi. Bireyin çok üretip çok sa-
tarak mal mülk sahibi olması, kendisi için fit-
ne ve siyasal düzen açısından da tehdit ola-
rak algılanmaktaydı. Bu nedenle Osmanlı
toplumunda Batılı örneklerdeki burjuva ve
aristokratlar sınıfı uzun süre oluşmadı. Os-
manlı devlet felsefesini feodalizm, kapita-
lizmve sosyalizm gibi Batılı kavramlarla bi-