79
şubat
2013
Dr. Murat Arabacı
İnsanın seçim şansı olmadan
uymak zorunda olduğu en önemli
doğa yasası ise “dil”dir. Dil, adına
gösterge denilen ve hemen he-
men bütünü ile kelimelerden olu-
şan dizgedir. Dilin çok derin olan
önemini, “zamanımızın ne kadar
büyük bölümünü sırf sözel davra-
nışlarla geçirdiğimizi” düşünme-
dikçe tam olarak kavrayamayız.
İnsan, dil sayesinde kendini ve
başkalarını daha iyi anlar. Sadece
iletişim amacıyla değil, düşünmek
için de araç olarak dili kullanır.
Kişi düşüncelerini dil ile ve dilin
imkanlarıyla oluşturur ve yine
bu düşüncelerini o dilde, o dilin
imkanlarıyla başkalarına aktarır.
Dilin, bir şeyi anlatmanın vasıtası
olması sayesindedir ki edebiyat,
bilim, kültür doğmuş, uygarlıklar
kurulmuş ve insanlık doğaya ege-
men olmaya başlamıştır.
Ve Adem’e ad
vermeyi öğretti”
Hayvanlar arasında ayrıntılı
sesli iletişim sistemlerine sahip
çok sayıda canlı vardır. Ancak
insan dilindeki sözdizimi ve gra-
merden yoksundurlar. Bir hayvan
türü sinyal alışverişi yapsa bile
geçmiş olayların hikâyesini bildi-
remez ya da gelecek için ayrıntılı
planlar yapamaz.Hayvanların çok
sayıda sözcük öğrenme ve bu söz-
cükleri doğru sinyalleri verebil-
mek için kullanabilme konusunda
gösterdikleri zeka kayda değerdir.
Ancak hayvanların iletişim sis-
temleri, insan dilinin aktarılabi-
leceği şeyleri aktaramamaktadır.
İnsanın bu özelliğini ve farkını
şu ayet anlatır: “Hani Rabbin me-
leklere ‘Doğrusu, Ben yeryüzünde
bir yönetici atayacağım’ demişti.
Onlar, ‘Orada bozgunculuk yapa-
cak, kanlar akıtacak bir kimseyi mi
yaratacaksın? Oysa, biz Seni överek
yüceltiyor ve Seni kutluyoruz’ de-
diler. Ve Adem’e ad vermeyi öğretti,
sonra meleklere gösterdi. ‘Eğer doğru
sözlü iseniz, şunların adlarını bana
söyleyin’ dedi. ‘Sen yücesin! Öğret-
tiğinden başka bir bilgimiz yoktur.
Doğrusu, bilen Sensin, bilge Sensin’
dediler.” (Bakara 2/30-32 )
İşte, insanı diğer varlıklardan
ve meleklerden üstün kılan adlan-
dırmayı, anlamlandırmayı ve kav-
ramsal düşünme yeteneğini sağla-
yan “dil”dir. İnsanın dünya kurma
Yaklaşık
10
yıl
önceyekadar
yaygınolan
görüş, sahip
olabileceğimiz
bütünbeyin
hücreleri ile
birliktedoğ-
duğumuzve
buhücrelerin
yetişkinlikten
yaşlılıkyılla-
rına ilerlerken
sürekli olarak
tüketildiğiydi.
Amayetiş-
kinbeyninin
öğrenme ile
ilgili bölgelerde
sinir hücresi
oluşturmaya
devamettiği-
ningösterilme-
sindensonra
durumdeğişti.
Artıkyetişkin
beynininya-
şamı boyunca
deneyimlere
tepki olarak
yapısını ve işle-
vini değiştirme
becerisi devam
ettirmekgibi
bir yeteneği
olduğunubili-
yoruz. Ancak
beyindeki bu
muhteşemde-
ğişimvegelişi-
minolması için,
bilginindeğer
olduğuvebu
değeri edin-
meyemerakın
teşvikedildiği
bir çevrenin,
toplumsal orta-
mınbulunması
gerekiyor.
DİLÜZERİNE
D
OĞA’
nın düzeni ile sosyal olayların
ilkeleri, kanunları ve işleyişleri bir-
birinden bağımsız iki ayrı alandır.
Fizik yasaları doğadaki düzenliliği
sağlarken, sosyal ve ekonomik ya-
salar ise toplumve insan ilişkilerini
düzenler ve tarihin değişimdina-
miklerini de belirler. Bu yasalar
İlahî iradeden bağımsız olmadık-
ları gibi, düzenli işleyişleri her an
O’nun kontrolü altındadır. İnsanın
bu iki alana katılımbiçimi farklıdır.
İnsan, doğanın işleyişini sağlayan yasalar karşısında özgür değil-
dir. Örneğin dünya üzerinde yaşarken, yerçekimi yasasına istesek
de, istemesek de uymak zorundayız. Bu zorunluluk, irademiz
dışında yeryüzü ile bedenimiz arasındaki özel bir etkileşimsonu-
cu oluşur ki, bu etkileşimin kendine özgü sessiz bir dili vardır. Eğer
bu doğa yasasına uymazsak, başımıza neler geleceğini içsel bir
bilgi ve tecrübelerle öğreniriz. Bu yüzden hiç kimse, sonucu ölüm-
cül olacak, sarp kayalıklardan uçuruma doğru boşlukta yürümek
veya kuşlar gibi uçmak gibi bir girişimde bulunmaz.
etkinliği ve hakimiyeti; düşünme,
anlama ve bunları ifade edebilme
yeteneğiyle bağlantılıdır.İnsan her
ne kadar bozgunculuk çıkarmaya,
yaşamı yozlaştırmaya yatkın olsa
da varlığa ve yaşama kattığı değer
daha öncelikli yere sahiptir. Var-
lığa ve yaşama değer katma yete-
neği “kendini söz ve düşünce” ile
gösterir. “Ve Adem’e ad vermeyi
öğretti” ifadesi, insanın varlığı ve
olayları adlandırıp kavram üretme
yeteneğini ve bunlara dayalı eşsiz
düşünme gücüne vurgu yapar.
Dil bilinmez, öğrenilir
Kur’an’da hiçbir dil Allah’a iza-
fe edilmemiş, kutsal ilan edilme-
miştir. Bütün diller yaratılmıştır.
İnsanoğlu da bir dil bilerek doğ-
maz, bir dili öğrenme yeteneğiyle
doğar. Yani insanın yaratılışında
bir dil veya diller” değil, “dil, dil-
leri” öğrenme yeteneği vardır. Ve
bu yetenek, mucizevi bir olaydır.
Bu mucizevi olayın nasıl gerçek-
leştiği ise hâlâ tam olarak anlaşı-
lamamıştır. Üzerinde çok yoğun
araştırmalar yapılan bir konudur:
Ana ve babalar çocukları doğar
doğmaz, onların “dil” öğrenecek-
lerini bilirler ve hiçbir ana-baba
aksini düşünmez. Sürekli çocuk-
larıyla konuşurlar, ama dil öğre-
tiyormuş gibi davranmazlar. Be-
beklerde de bir dil öğreniyormuş
sıkıntısı olmadığı gibi, özel bir
çaba ya da güçlük çekme belirtisi
de izlenmez. Her şey doğal olarak
inanılmaz bir hızda gerçekleşir ve
bebek birkaç yıl içinde bir dili en
yetkin biçimiyle öğrenir. İleri yaş-
larda dil öğrenmenin nasıl güç ol-
duğu düşünüldüğünde,çocukların
dil öğrenmesinin nasıl mucizevi
bir olay olduğu daha iyi anlaşılır.
Ağlama melodisi
Gebeliğin son üç ayında, fetü-
sün kulakları annesininki de da-
hil dış sesleri duyabilecek kadar