77
şubat
2013
ne de güzel söyler “ağlayanın malı gülene
hayretmez” diye. Gerçekten de öyledir. Ağ-
layanın malının gülene hayretmediği gibi,
kimsenin ahı da yerde kalmaz.
Kimin umurunda ki? Sılada bıraktığı eli
kınalı sevgili, onun yolunu gözleye gözleye
yanmış, yakılmış, kavrulmuş. Diktiği fidan-
ları soldurmamak için çalışmış, çabalamış,
yorulmuş, yıpranmış. Bütün bunlar gur-
bette yeni bir sevgili, yeni bir Havva bulan
Âdemin umurunda mı?
Oysa atamız Âdem hiç de öyle yap-
mamıştı. Evet, Kur’anî ifadeyle “ahdini
unutmuş ve yasak meyveye elini uzatmıştı”
uzatmasına da -gözden ırak mı ırak gurbet
ellere düştüğünde bile- Havva’sını gönülden
hiç çıkarmamış, onu gönülden hiç mi hiç
ırak eylememişti. Çünkü seven böyle yapar-
dı. Çünkü seven böyle yapmalıydı. Çünkü
seven, ancak böyle yaparsa seven olabilirdi.
Seven, gözden ırak olanı gönülden de ırak
eylemezdi.Seven erkek için aradaki mesafe-
nin önemi yoktu.Aradaki mesafe sadece yü-
rek yangınını artırır ve bu da sevdasını daha
da katmerleştirirdi seven erkeğin. Nitekim
Âdem’de de öyle olmuş ve Hindistan’ın
Serendip Adaları’na düşmesi; nerede, nasıl
olduğunu bilmediği Havva’ya olan aşkını,
muhabbetini, bağlılığını, hasretini, sevdası-
nı katmerleştirdikçe katmerleştirmişti. Evet
ayrılık, Âdem’in aşkını söndürecekken daha
da güçlendirmişti.
Usul kaybolup büyü
bozulunca…
İnsanlığın kaderi buydu artık. Âdem ile
Havva’nın yaptığı gibi yapacaklar, yollarını
onların yoluna, yordamlarını onların yorda-
mına uyduracaklardı. Havvalar bekleyecek,
Âdemler emekleyecekti. Havvalar kaçacak,
Âdemler kovalayacaklardı. Havvalar kok-
lanacak, Âdemler koklayacaktı. Esas buydu,
usul buydu. Yol, yordam, yöntem buydu.
Havvalar dalda çiçek, Âdemler çiçek
çiçek dolaşan arılardı. Nizam buydu, inti-
zam buydu, düzen buydu. Havvalar nazda,
Âdemler niyazdaydı bundan böyle. Hav-
valar nazlanacak, Âdemler ise Havvaların
nazlarına katlanacaklardı. Havvalar sedefte
inci, Âdemler ise onları denizlerin derin-
liklerinden çıkaran dalgıçlardı. Önce inciler
mi derinlere gitti, yoksa dalgıçlar mı derin-
lere inmeyi beceremediler? Bu tam olarak
bilinmese de bir şeyler oldu Havvalar ile
Âdemler arasındaki kovalamacada.
Âdemler derinlere dalmasını, Havvalar
denizlerin dibinde kalmasını unuttular. İki
taraf da iş kolaylaştığı için sevindiler başlan-
gıçta. Havvalar inci oluşlarını kaybettikle-
rinin, Âdemler ise buldukları şeyin boncuk
olduğunun farkına varamadılar bir süre. İşin
farkına vardıklarındaysa, her şey ters yüz ol-
muş gibiydi. İşin çivisi iyiden iyiye çıkmış,
ÂdemlerleHavvalar birbirinden iyiden iyiye
bıkmıştı. Bir Havva bir Âdem’e, bir Âdem
bir Havva’ya yetmiyordu artık. Âdemler her
gün bir Havva, Havvalar her gün bir Âdem
değiştirdiler. Gün ortasında, herkesin gözü
önünde yaptılar bu değiş tokuş işini. Böy-
lece Havvalar da, Âdemler de iyiden iyiye
ucuzladı.
Büyü bozulmuştu artık. Şimdi –kadınıyla,
erkeğiyle- herkes bozulan bu büyüyü yeni-
den kurgulayabilmek için uğraşıyor. Her
kafadan bir ses çıkmasının nedeni de bu!..
Çünkü herkes çözüm bulmakta zorlanıyor.
Bu gidişle çözümün kolay bulunamayacağı
da giderek daha iyi anlaşılıyor.
Dengesi kaybolur Âdem’in
Önce sevgiliydi Havva, Âdem’in bütün
yüreğini dolduran, Âdem’in gözünü aydın
eden ve Âdem’i güçlendiren, heyecanlan-
dıran, harekete geçiren, risk almasına neden
olan ve de ona yasak meyveye el uzatma ce-
sareti veren biriydi. Havva ‘sız cennetin bile
olmayacağını düşleyen, Havva’sız bir cennet
hayatını bile düşünemeyen Âdem, ahdini
unutup da yasak meyveye elini uzatınca,
her şeyin bir anda altüst oluşuyla yüz yüze
geldi.
Her şeyiyle dengeli ve mükemmel bir
cennet ikliminden, her şeyiyle dengesiz ve
değişken bir dünya ikliminin ortasına düştü
Âdem. Üstelik Havva’sızdı. Üstelik gözünü
aydın edecek, kendisine yol gösterecek, ışık
verecek, içini ısıtacak Havva olmadan düş-
müştü dünyanın değişken, oynak, aldatıcı,
dönek, acımasız ikliminin ortasına. Bundan
böyle zorduÂdemin işi.Zordu zor olmasına
da her zorlukta bir kolaylık yaratan Halik-i
Zülcelal yine boş bırakmamıştı ahdini unu-
tup elini yasak meyveye uzatan Âdem’i.
Nasıl mı? İşte şöyle: Âdem, yağmurun
bardaktan boşanırcasına yağdığı bir coğraf-
yaya düşmüş ve sevdalı bulutların ağlayışla-
rına tanık olmuştu.Onları böylesine ağlatan
belki de yürek yangınıyla kavrulan bir ga-
rip çiğdemdi, kim bilir? “Bir garip çiğdem
kalmış/ Dudaklarını uzatmayan/ Bir garip
çiğdem ki/ Asıl oymuş sevdaya tutulan/ Bu-
lutlar, bulutlar, bulutlar anlamamış/ Garip
çiğdem yanmış, yanmış, yanmış…”
Ve bulutlar gibi ağlamaya başladı Âdem.
Öyle ağladı, öyle ağladı ki ağladıkça yandı,
yandıkça ağladı. Bundan böyle ağlamak,
Âdem atamızın sünneti olarak bizlere miras
kaldı. Bu miras gereği midir nedir, bizlerin
de ağlaması çoğunlukla Havvalar için oldu.
Hem de ırmak olup akan gözyaşlarına nice
gönül nağmelerini katarak oldu bu ağlamalar.
Oysa himmeti yüce zatların ağlamaları sade-
ce Allah içindi. Onlar da Havvaları sevdiler
sevmesine de Havvalarda takılıp kalmadılar.
Bu konuda gönül ehli zatlar, Âdem’in izin-
den değil de o Güzel Nebi’nin izinden gitti-
ler. Ne diyordu o Güzel Nebi (s.a.v.)?
Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi:
Güzel koku, gözümün nuru namaz, saliha
kadın.”
OGüzel Nebi (s.a.v.) saliha kadını, saliha
zevcelerini -Hatice validemiz başta olmak
kaydıyla- saliha annelerimizi sevmişti sev-
mesine de onların sevgisine takılıp kalma-
mıştı. Örneğin Âdem atamız gibi yapma-
mıştı OGüzel Nebi (s.a.v.).Âdem atamızın
gözünün nuru, gözünü aydın edeni Havva
anamız olduğu halde, o Güzel Nebi’nin gö-
zünü aydın edeni, “gözümün nuru” dediği
ezvac-ı tahirat” olarak bilinen temiz ve pak
zevceleri değil, “namaz”dı.
OGüzel Nebi (s.a.v.), sevmenin bir basa-
mağı olarak saliha kadın basamağına basmış
ve geçmişti. Miraca çıkışı da bu basıp geçi-
şin sonucuydu. O basamakta -kadın basa-
mağında- hiç oyalanmamıştı. Oyalansaydı,
oyalanmış olsaydı, Miraca çıkamaz ve belki
de bize getirdikleri noksan olurdu.
Oysa o Güzel Nebi,Hatemü’l-Enbiya idi
ve kelimenin bütün anlamlarıyla mekarim-i
ahlakı -yani en mükemmel ahlakı-, en mü-
kemmel yaratılışı tamamlamak için gön-
derilmiş ve bunun için görevlendirilmişti.
Çünkü o Güzel Nebi bizlere, bütün insan-
lığa örnekti. Hem de en mükemmel örnek,
yani Usvetü’l-Hasene.
O Güzel Nebi -en güzel örnek olmanın
gereği olarak- kadını, tertemiz zevcelerini,
müminlerin anneleri olan o güzel validele-
rimizi sevmiş, hem de Hatice ve Ayşe vali-
demizin şahsında kördüğüm gibi sevmiş ve
fakat o sevgi üzerinde takılıp kalmamış ve
öteye, ötelerin ötesine, “kabe kavseyn” ma-
kamına geçivermişti. Çünkü saliha kadınla-
rında, zevcelerinde, validelerimizde takılıp
kalması, o Güzel Nebi’ye yakışmazdı. O da
kendisine yakışanı yapmıştı. Hepsi bu!..
Bir sevgili, bir eş, bir anne olan Havva’nın
ve Havvaların hikâyesi bu kadar değildi el-
bet…