59
şubat
2013
IN ŞİFRELERİ VE SANAT
Gözlerimiz rehberini
kaybederse...
Güneşe arkasını dönmüş uzak ülkelerin
insanları mıyız biz? Dört mevsimi hakkıyla
yaşadığımız bu ülkede ne dramatik, ne ayak-
ları yere basmaz bir soru bu, değil mi? İyi
ama mevsimleri kalbimize göçüremedikten,
ruhumuzu vahyin ikliminde dinlendirme-
dikten sonra güneşi görmek neye yarar! Biz,
insanoğlunu aydınlatan Vahy-i İlahi güneşi-
ne de estetiği, sanatı aşikâr eden ve kâinatı
aydınlatan güneşe de arkamızı dönmüyor
muyuz? Yalnızlığımızın, depresyonlarımızın,
yorgunluklarımızın bundan başka bir izahı
var mı?
Önce bu iki muhteşem güneşi görmeli-
yiz ki gölgelerin raksını okuyabilelim. Fakat
büyük şehirlerde, yüksek binalar arasında
güneşe hasret ezberlenmiş adımlarla arşınlı-
yoruz hayatı. Bizi rüzgârında savuran yaşama
biçimlerimiz, bizleri sadece güneşten değil,
kalplerin aydınlığından ve insanın insana
olan tesirinden de alıkoyuyor. Rutin bir akış
içinde neredeyse her gün bir diğerine ben-
zer zamanları programlanmışçasına tekrar
edip duruyoruz. Gün doğmuş, gün batmış
ne gam!? Kulaklıklardan tınısı dışarı taşan
müzikler, yorgun yüzler, düşünceli bakışlarla
bir yalnızlık tablosudur izlediğimiz. Kim-
liksizliğin ve kimsesizliğin girdabına hızla
sürükleniyoruz. Çünkü gözlerimiz rehberini
kaybediyor. İhmal edilmiş kalpler ve yanlış
beslenen ruhlar ve derde deva olmayacak
bilgilerle işgal edilmiş zihinlerle seyrediyoruz
hayatı. Gözlerin, inanç ve sanatla beslenmiş
ruhlarımızın, imanla kuşandırılmış kalpleri-
mizin, ilim ve bilim ile donatılmış zihinle-
rimizin rehberliğine ihtiyacı vardır. Böylece
kendimizin, insanoğlunun, kainatın ve nes-
nelerin derinliğine hakim olabiliriz. Yüzeysel
algılamaların ayağımıza çelme takmasına
mani olabiliriz. O vakit arayışlarımız da -yü-
zeysel ve şeklî olmayıp- görünenin ardındaki
hakikate doğru bir derinlik kazanabilir. Ya-
zının tam burasında, bu kaygılarla ettiğim
bir duayı paylaşmalı şimdi: “Aşikâr olandan
perdeleri,manaya mani olan örtüleri ve haki-
katin yüzündeki peçeyi indir ya Rab!”
Kendi kazdığımız kuyular
Uzaktan baktığımız her nesne ve canlı
bize hep iki boyutunu gösterir.Televizyon ve
bilgisayar ekranından izlediklerimiz, kağıtla-
ra çizilmiş olanlar, tuallere resmedilenler, du-
varlara yazılanlar, bakmaktan keyif aldığımız
fotoğraflar hep iki boyutludur. En ve boydan
ibaret gördüğümüz her şeyin, bizim için bir
tuzak olduğunun yanılgısını hiç hesaplama-
dan yaşar gideriz. Nesneleri anlamak, can-
lılarla anlaşmak, kâinatı okumak, hayattan
keyif alıp her nefesimizi ve adımımızı iba-
dete dönüştürmek için üçüncü bir boyuta
ihtiyacımız vardır. Bu boyut, -sanat dili ile
perspektif- derinliktir...
Evet, işte birbirimizi anlamak için iç de-
rinliğe, kâinatı okumak için farkındalığa,
nesneleri algılamak için derinlik ölçülerine
ihtiyacımız vardır. Derinlik algımızı gelişti-
rebileceğimiz kaynaklardan biri ise sanattır.
Hani şu, hep uzaktan seyrettiğimiz, bir-
kaç kişinin tekelinde zannettiğimiz, seçkin
azınlıktan olmadığımızı düşünüp mesafeli
davrandığımız sanat... Kaldırabilsek sanatla
aramızda oluşturduğumuz mesafeleri, bu-
nalımdan ve depresyondan söz etmeyece-
ğiz. Zandan, alınganlıktan bahsetmeyece-
ğiz. Kendi kazdığımız kuyulara düşmek bir
yana, düştüğümüz her kuyuya ruhumuzun ve
kâinatın güneşini doğurmayı başaracağız.
Büyük müfessir M. Hamdi Yazır’ın da
işaret ettiği gibi, “Hikmetli bilgi, tecrübe ile
desteklenmiş ve uygulanabilir özellikler taşı-
yan ilimdir ve hikmet, ilim ile sanatın birleş-
mesidir”. Bu tespitten istifade ederek hikmet
yolcusu olmaya talip olabileceğiz.
Davetiye
Sahnede bir tiyatro oyuncusu, bir enstrü-
man virtüözü, bir aktör-aktris, bir ressam, bir
şair, bir yazar olmaya değil davetim. Çokça
emek ve gayrete mukabil bir tercihle uzun
eğitim ve emek sonrası meslek haline gelmiş
alanlardır bu saydıklarım. Fakat ben hem sa-
natçıları, hem sanatseverleri sarı-beyaz sür-
melenmiş bir nergisin kokusuyla söylediği en
sessiz şarkıyı duymaya davet ediyorum. Her
gülüşün bir hüznü sakladığına dikkat çekmek
istiyorum. “Nasılsın?” demenin bir kefareti
olduğundan söz ediyorum. Sanatın herhangi
bir dalıyla hemhal olduğumuzda, hayatımıza
yansıtacağı estetik değerin,bize hakikate dair
pencereler açacağına inanıyorum. Her geçen
gün hoyratlaşan dillere, kirlenen dünyaya
güzel izler bırakmanın bir adresi olan sanata
davetiye çıkararak birbirimizi ve kâinatı sa-
natla okumaya davet ediyorum.
Ne sanat, ne de sanatçı uzağımızda. Şah
damarımızdan daha yakın olan Yaratıcının
yarattığı her bir şeye bu kadar yakınken, ay-
nalara bakıyor ve O’nun sanatını izliyorken,
bunca körlüğe bir itiraz sunuyorum. Üstad
şair Necip Fazıl’ın da yetmiş küsur yıl önce
söylediği gibi, “Anladım işi; sanat, Allah’ı
aramakmış./ Marifet bu, gerisi yalnız çelik-
çomakmış...” (1939) hakikatine sizlerle el ele
varmaya talip oluyorum.
Her sanatsever iyi bir kul mudur, bilemem
ama her iyi kul, bir sanatseverdir.Tefekkür ile
iyi bir kâinat okuyucusudur ve hikmet yol-
cusudur.Yaşama sanatının şifrelerini çözmek
için ilim, irfan, hikmet ve sanattan gayri bir
yol yoktur.