58
şubat
2013
Nesrin Çaylı
Toplum
haber
ajanda
Yaratıcının
esmau’l-
hüsnasından
cüzler taşırken biz
kullar, -işitmeyi,
duymayı, görmeyi
kabullendiğimiz
kadar- tasvir ede-
bilmeyi ve sanatı
ve de sanat dili ile
anlayarak hayatı
anlamlandırmayı
neden ihmal ede-
riz, hiç bilemiyo-
rum. Soframızda
yeşil salatanın içi-
ne rengiyle ahenk
katan domatesin
kırmızısına, mısır
tanelerinin neşeli
sarısına körleş-
tiğimiz içinmi?
Yediklerimizin,
gördüklerimizin
Sanatçısını yâd
etmeyi ihmal
ettiğimiz içinmi?
Alışkanlık kemen-
diyle kendimizi
tutsak eylediği-
miz içinmi? Yoksa
bunca ikrama
tümnankörlü-
ğümüzü unutup
bencilce bir hake-
diş kabul ettiğimiz
içinmi?
YAŞAMA SANATIN
>> Yanılgılarımızı telafi için
dostlarla dertleşir, fakat dedi-
ler ve kodulardan öteye geçe-
meyiz. Büyüklere akıl danışır,
önerilerini kulak arkası yaparız.
İnternette arama yapar, küçük
derdimizi büyütür, evham sahi-
bi oluruz. Psikolojik destek al-
mamız gerekliliğinden söz eder,
pek azımız uzmana danışırız.
Ama bu halimizin üstesinden
sanatla uğraşarak gelebileceği-
miz fikrine nedense pek mesafeli
dururuz. Çünkü sanat ve sanatçı
uzağımızdadır. Çünkü sanatın,
boyumuzun erişemediği bir rafta
olduğuna inandırmışızdır kendi-
mizi.Tıpkı İlahi Kitabımızı süs-
lü,işlemeli çantalar içinde duvara
astığımız gibi, sanatı da uzaktan
severiz. İçine girmeden, bize ne
söylediğini bilmeden aramızdaki
mesafeyi korumaya özen gösteri-
riz.Omesafeyi kim,neden,niçin
ve nasıl oluşturmuştur acaba? Bu
soruları sormak bile birçoğumuz
için çok uzaktır. Ezberlenmiş,
gerekçesi sorgulanmamış bu hal
üzere yaşar gideriz. Halbuki ez-
ber bozsak, baktığımız her nes-
nenin bir arka yüzü olduğunu
düşündüğümüz gibi, güneşin
ve gölgelerin oyununu da bir
çözsek, “yaşamak” dediğimiz se-
rüven, bir farkındalığa ve dahi
ibadete dönüşebilir.
Sanat kimin
tekelinde?
Göğün mavisi, yaprağın yeşi-
li, limonun sarısı, sütün beyazı...
Saymaya güç yetirmeyeceğimiz
nimetlerin envaı renkleri “Mu-
savvir” ism-i şerifini haykırırken,
Sanat kimin tekelinde?” soru-
sunu sormadan edemiyorum.
Kahrolasıca bir dünyada değil,
muhteşem sanat eserleriyle tez-
yin edilmiş bir açık müzede ya-
şadığımızı idrak edemeyişimizi
ve bunalımdan,intihardan çokça
söz edişimizi aklım almıyor.
Yaratıcının esmau’l-hüsna-
sından cüzler taşırken biz kullar,
-
işitmeyi, duymayı, görmeyi ka-
bullendiğimiz kadar- tasvir ede-
bilmeyi ve sanatı ve de sanat dili
ile anlayarak hayatı anlamlan-
dırmayı neden ihmal ederiz, hiç
bilemiyorum. Soframızda yeşil
salatanın içine rengiyle ahenk
katan domatesin kırmızısına,
mısır tanelerinin neşeli sarısına
körleştiğimiz için mi? Yedikleri-
mizin, gördüklerimizin Sanatçı-
sını yâd etmeyi ihmal ettiğimiz
için mi? Alışkanlık kemendiyle
kendimizi tutsak eylediğimiz
için mi? Yoksa bunca ikrama
tüm nankörlüğümüzü unutup
bencilce bir hakediş kabul etti-
ğimiz için mi?
Uzayıp giden soruların ardın-
dan hayata yeniden bakıyor ve
şöyle demekten kendimi alıko-
yamıyorum: “Aslında insan ve
kul olmak, sanatla ilgilenmek
için kâfi iki gerekçedir. Başka bir
gerekçeye ne bir ihtiyaç vardır,
ne de bu ihtiyaçtan insanoğlunu
uzaklaştıracak bir yaptırım gücü
ve yasak... Sadece istemek ve
gayrete gelmek yeterlidir.”
Ezberbozmalı!
B
İLİRİZ
ki hiçbir şey göründüğü gibi ve gö-
ründüğü kadar değildir. Baktığımız yerden
eşyanınbir yüzünü görürken, diğer yüzü
bizim içinmeçhuldür. İnsana bakarkenyü-
zünü görürüz, fakat içinden geçirdiklerini
tahmin edemeyiz. Ve çoğu zamanda önyargılarımızın
esiri oluruz. Toplumun geneline yayılmış buyanılsamay-
la hakikatin izini kaybeder, incinir ve incitiriz birbirimizi.
Çözümarayışlarımız bile şeklîdir çoğu zaman. Bir başka-
sınınyaptığındanöte bir gayret sarf etmeyiz.