50
şubat
2013
yüzde 2’lik bölümün teklifi de
hükümetin tavrına paralel, hat-
ta bilgisi dahilinde olmalıdır.
Mesela Bütçe Kanunu, her yıl
muhakkak kabul edilir. Çünkü
bütçe, parlamenter sistemin
oyuncağıdır.
Başkanlık sistemi kuvvet-
leri tam ayırır, birbirinden
tamamen koparır. Yürütmeyi
parlamento içinden çıkarmaz,
yürütmeyi direkt halktan çıka-
rır. Yasamayı da direkt halktan
çıkarır. Ayrı ayrı çıkarıp birbir-
lerinin karşısına diker. İçinden
çıkarmaz. Parçam değil benim.
Evet, oradan geldim, ama
tekrar seçilmemi ben lidere
borçlu değilim. Çünkü dar
bölge seçim sistemi geliyor ve
ben bakan olamıyorum. Çünkü
bakan dışarıdan getiriliyor. Bu
da lidere olan mutlak bağlılı-
ğımı gevşetiyor. Daha rahat,
daha güçlü bir parlamento
oluyor. Ondan dolayı da me-
sela parlamenter rejimlerdeki
başbakanlar, başkanlık siste-
mindeki başkana göre en az üç
kat daha yetkili. Bunları çok iyi
görmek lazım. Bunun hep tersi
zannediliyor uygulamada. Bir
de az önceki sorunla bağ ku-
rarsak, demek ki parlamenter
model olan yerlerde kuvvetler
ayrılığı olmadığına göre ve
1789
Fransız Beyannamesi’nin
o hükmüne göre –ki bu çok
yanlış bir şey değil- bu ülkede
anayasa olmamış oluyor. Şek-
len olmuş oluyor. Buna sadece
Türkiye’yi de örnek veremeyiz,
bütün parlamenter modelli
ülkelerde bu böyledir.
Lidere borçlu olmayan
vekil” düşüncenizi de biraz
açabilir miyiz?
Tabiî başkanlık modelinde
dar bölge seçim sistemi uygu-
lanır. Dar bölge sistemi, vekil-
lerin tekrar seçilmelerini lidere
borçlu olmaktan kurtarıyor.
Bakanlar parlamento dışından
atandıkları için, bakanlık bek-
lentisi olmayan milletvekili de
liderine karşı daha bağımsız,
bağlantısız, yani hür şekilde
hareket eder.Tabiî bu durumla
beraber katı disipline bağlanan
parlamento, yerini gevşek bir
yapıya bırakacak. Dolayısıyla
adacıklar halinde, kendi fikrine
rağmen aynı yönde parmak
kaldıran, otomatiğe bağlayan
milletvekili yerine iradesine
dayanan milletvekili tipi ortaya
çıkacaktır.
Belki sıkıntılı bir soru
olabilir fakat sormak
istiyorum.Türkiye’nin
bugüne kadar gerçekten bir
anayasası oldu mu? Zira
Batılı anlamda kabulleni-
len “Bir ülke ki kuvvetler
ayrımına yer vermemiştir, o
ülkenin anayasası yoktur”
hükmüne göre, zaten 1961
Anayasası’yla tanıştığı-
mız kuvvetler ayrılığının
Türkiye’deki sancısına dik-
kat çekmeye ihtiyaç var diye
düşünmemeli miyiz?
Anayasası yoktur” lafı,
1789
Fransız İnsan ve Yurttaş
Hakları Beyannamesi’nin 16.
maddesindeki bir hükümdür.
Bir ülkenin kuvvetler ayrılığı
yoksa anayasası yoktur” sözü,
doğru bir sözdür. Montesquie
Kuvvet, kuvvetle kontrol
edilmedikçe doludizgin gider”
der.Ta ki kendine dur diyecek
bir kuvvet bulana kadar gider.
Bu, tabiî durumun fıtratında
var. Yaratılışında olan bir şey.
Öyle olunca da bu söz, prensip
olarak doğru. Bu noktada par-
lamenter modellerde –benim
ifademe göre- kuvvetler ayrılığı
yoktur. Aslında var. Sorduğun
zaman teorik olarak yasama-
yürütme-yargı ayrılmış. Zaten
bunu yapanlar da ayrıldığını
düşünüyor. Ama bunlar ya-
pıldığı zaman –yani 1600’lü
yıllarda, İngiltere’de- parti
kavramı pek yoktu. Ama parti
kavramı öyle bir noktaya geldi
ki artık o yasama-yürütme-
yargı ayrımını bitirdi ve konu,
muhalefet-iktidar ayrımına
dönüştü. Öyle olunca da yasa-
manın iktidar bölümü hükü-
mete sahip çıkıyor, muhalefet
bölümü de muhalefetine sahip
çıkıyor. Yani o bizim bildiği-
miz yasama-yürütme ayrımı,
yani yasayı yapanla yürütmeyi
yapan ayrı olması ve yasama-
nın yürütmeyi kontrol etmesi
düzeninden çıktı. Neden çıktı?
Çünkü o yürütmeyi yapan,
benim içimden bir parça.
Başbakan benim partimden,
bakanlar benim partimden,
benim içimden çıkmış.Tekrar
seçilmemi onlara borçluyum.
Bakan olmam için başbakanla
iyi geçinmem lazım filan. Öyle
olunca da büyük bir iç içe
geçme, başka ifadeyle “oğlan
HABER
A JANDA
SÖYLEŞ İ