29
şubat
2013
göre değişebilir/değişir. Alparslan’ın ordu-
sundaki Ermeniler ve Kürtler ile Fatih’in
ordusundaki İstanbul surlarına tırmanan
Sırplar ve Viyana önlerine Merzifonlu’nun
kumandasında giden Murat Giray Han
neyi işaret eder, üstünde düşünmek gerekir.
Birgül Ayman Güler’in işaret ettiği şeyin
(
ulusalcılarıbırakın,-gerçekülkücüleritenzih
ederek söylüyorum- birçokmilliyetçi geçine-
nin bile üstüne palamut gibi atladığı “Türk
ulusu ile Kürt milleti eşit olamaz” cümlesine
devlet felsefesi” açısından bakacak olursak)
ne Peygamberimiz’in “Arap’ın Acem’den üs-
tünlüğü yoktur, üstünlük takvadadır” cümle-
siyle bir alakası vardır, ne Şeyh Edebalı’nın
İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”anlayışıyla, ne
de M. Kemal Atatürk’ün “Egemenlik kayıt-
sız şartsız milletindir”ifadesiyle...
Paradigmalar mevcut durumlara göre de-
ğişebilir ve değişiyor da...” demiştik. İlk ola-
rak bu topraklarda Selçuklu tecrübesi üstün-
den “devlet”, “insan” üzerine kuruldu. Sonra
İslam ve millet üstünden imparatorluk olup
Osmanlıcılık” hâkim oldu. Sonra Fransız
İhtilali’yle Türk-İslam sentezi üstünden
savunmaya geçti. Ve en son Türkçülük ile
gümbürtüye gitti. Kala kala elimizde Cum-
huriyet ile birlikte “Ulusçuluk” ideolojisiyle
sıkışmış bu topraklar kaldı. Kronoloji bu!
Bir dönem devlet kuran bir unsurun
kendi dışındaki diğer unsurları seçeneksiz,
alternatifsiz, yeryüzü var oldukça kendine
itaat eden ikincil unsur olmayamahkûmdur”
tezi; insanı, tarihi ve toplumu anlamaması;
dahası devleti “Tanrı” kavramı ile karıştıra-
cak bir anlamlandırma içinde kurgulaması;
diğer unsurlarla karşılaştığında ve yaşanan
çağın etkileşimi içindeki değişimlerle bu-
luştuğunda olup bitenden bihaber olması da
baştaki kurgudan kaynaklanmaktadır. Çün-
kü kurucu akım, kurucu felsefe ve kurucu
iradeyi devletin sahibi değil, devletin varlık
sebebi olan adalet ve hizmetin öncüsü kılar.
Dolayısıyla bugün -adalet ve hizmet
noktasında- devlet karşısında herkes eşittir.
Devletin adalet ve hizmeti değil de devle-
tin nüfuz alanı içindeki imkânların sahibi,
kurucu unsura aittir. Açık veya gizli iddiası
varsa, o zaman devletin imkânlarını tek bir
unsura ait kılma çabası var demektir ki bu,
kaçınılmaz olarak imkânları paylaşmamayı,
imkânlardan uzak kalmak kaydıyla diğer
unsurların varlığını kabulü ve hatta zamanla
unsurları inkârı beraberinde getirecektir -ki
yapılmak istenen de budur-.
Türklerin öncü oluşunun takdiri başka bir
şey,herkesi Türkleştirmek başka bir şey…Bu
topraklarda asimilasyon neticesinde hemen
herkes Türkçe biliyorsa, bu zaten başarılmış
demektir. Birgül Hanım’a geri dönersek,
Sayın Güler açıkça şunu söylüyor: Devletin
nüfuzunun olduğu bütün alanlardaki bütün
imkânlar sadece Türklerindir, fakat Türkler,
bu imkânları kendilerine itaat eden unsur-
lara -çalışan bir işçi gibi- hak ettiği kadarını
dağıtmakla yükümlüdür. Bu devletin gelece-
ğine -Türk’ün haricinde- “daha iyi” bir gele-
cek sunacak katkıyı herhangi başka bir unsur
verecek kapasitede değildir. İşçi patrona sa-
dece fikir verebilir. Esas olan patrondur.
Aslında baydı biliyorum. Ama Cumhu-
riyet’in ilk tesis edildiği yıllarda adaletin nasıl
bir zihniyet ehli taşıdığını göstermek açısın-
dan yine de söz etmeden geçemeyeceğim:
Özgeçmişine “Atatürk’ün Devrimci Adalet
Bakanı” tanımıyla geçen E. Mahmut Boz-
kurt, “Bu ülkede Kürtler, Lazlar, Çerkezler
ve diğer tüm azınlıklar ancakTürk milletinin
hizmetkârı olurlar” demişti. Atatürk tarafın-
dan soyadı verilen E.Mahmut Bozkurt,“Ke-
malizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri
halktadır. Türk milleti bir piramide benzer,
tabanı halk ve tepesi yine halktan gelen baştır
ki bizde buna ‘şef ’ denir. Şef, otoritesini yine
halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir
şey değildir!”(1927) cümlesiyle eşittir “Birgül
Ayman Güler”.
Nitekim PKK’yı yaratan zihniyet, işte
bu patronaj anlayışıdır. Hatta diğer işçileri
daha rahat yönetebilmek için, bir işçiyi gizli
örgütlenme ile provoke etmeyi meşru sayan
uygulamaların da kaynağı bu bakış açısıdır.
Oysa bugün Türkiye’de adalet ve hizmette
eşitlik ve devletin daha güçlü olması için her
unsur, herkes kadar çaba içindedir. Böyle ol-
masa bile devlet böyle bakmak zorundadır.
Aksi halde Birgül Hanım’a bakılırsa, halen
en çalışkan, en zeki, en fedakâr, en samimi
bu topraklarda sadece Türklerdir.
Metren seksen santim olursa olacağı bu-
dur! Birgül Hanım’ın ikinci hatası, dizgi
yanlışlığı... “Burada bir devlet var, karşısına
konan unsuru bu devletle eşitlemek kimin
haddine” dese, hepimiz destekler ve “Ne
kadar da doğru söyledi. İşte bugüne kadar
söylemek isteyip de dile getiremedikleri-
miz bu!” derdik. Çünkü bu ülkede devletin
karşısına çıkarılmak istenen gücün temsil
hakkı ile -bugüne indirgeyerek söyleyelim
ki müzakere hakkı, o devleti ikame eden
unsurlar ile aynı düzlemde değildir- birinin
oy potansiyeli yüzde 6, diğerlerinin yüzde
94
olduğu masaya otururken, eşit şartlarda
-
bu yüzden- oturamazsınız. “Eşit değilsin”
demek değil. Birgül Hanım bu noktayı işa-
ret etmiyor. Bu denklemi kurarken, tam da
devletin kurduğu bir stratejinin zamanla-
masına ateş ediyor. Bunun için de kendisini
tehdit altında hisseden bir İttihat/Türklük
anlayışını hortlatıyor.
Aslında bunlarınTürkçülüğü Kapıkule’ye
kadardır. Kapıkule’den çıktıkları anda
Türkiye’deki etnik ve kültürel zenginlikler-
den bahsetmeye,Türklüklerini unutup gavur
polisinin önünde kırk takla atmaya başlarlar.
Gerçek milliyetçi olsalar, saygıyı hak eder-
ler. Çünkü bu ideoloji,Türkiye’de kadim bir
siyasi anlayış geliştirmiştir. Zamanında da
millete ateş eden birileri olmamış değildir.
Bugün de vardır, bundan sonra da olacaktır.
Sosyokültürel yapısı bu denli iç içe geç-
miş bir toplum/millet için, emin olunuz ki
bu sözlerin hiçbir kıymeti yoktur. Başını her
zaman gösterir, yeşerir de belki.Bunlar fiş ve
fişleri de her daim budarlar.
Velhasıl, bugün devlet felsefesi ve para-
digma tekrar bir cihet belirliyor.Denenenler
belli. Başka da denenecek bir şey yok. Dev-
let ve millet ne zaman, nasıl yükseldi? Tarih
burada, bizler de buradayız ve seçecek olan
da bizleriz.