25
şubat
2013
herhangi bir koşulda itiraz edebilmek için,
bir Müslümanın kendi inancını ve kitabını
ciddi oranda yok sayması gerekiyor...
Bir başka ortamda, sadece ve öncelikle
liyakatin esas alınması gerektiğini; kişilerin
mensubiyetlerinin akademik ortamlarda
hiç bir anlam ifade etmemesi gerektiğini
savunduğumda, ilginç bir tepki alıyorum.
Mesela deniyor ki: “Haydi, diyelim ki senin
dediğin gibi yapalım; her geleni aramıza
alalım. Peki, bundan bir kaç sene sonra ik-
tidar değişse, yönetimler farklılaşsa, bu al-
dığın adam sana cephe alsa, o zaman ne ya-
pacaksın?!” Soru güzel, zira içimize işlemiş
bir temel paranoyanın güzelce özetlenmiş
hali. Ben de özetle şöyle bir akıl yürütme
kullanıyorum: “Senin yanında, seninle aynı
kurumda yıllarca birlikte çalışacağın bir in-
sanın, şartlar değiştiğinde sana cephe ala-
cak olması onun suçu mudur, yoksa senin
mi? Sen, inandığını tebliğ etmekle yüküm-
lü isen ve yanındaki insana yıllar boyun-
ca bu anlamda hiç bir etki yapamamış, hiç
bir şekilde cazip bir örnek olamamışsan, o
insan, sana ve senin inancına karşı döndü-
ğünde kimi suçlayacağız? Kim olursa ol-
sun, bir insanın yıllar boyunca değişmeden
aynı düşünce çizgisine saplanıp kalacağın-
dan nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Aca-
ba bizler de bizzat öyle olduğumuzdan iç-
ten içe şüphe ettiğimiz için mi?”
Toplumsal barışı gerçekten istiyorsak,
cephe yığmaktan vazgeçip, insanları ku-
caklamanın ve onları kazanmanın yollarına
kafa yormaya başlamamız lazım...
Hakikatin yanındaki insanın
hareket tarzı
İlmin kapısı Hz. Ali’nin, savaş meyda-
nında kılıcıyla öldürmek üzere olduğu bir
müşrik yüzüne tükürdüğünde, “Nefsi bu
işe karışmasın” diye kılıcını kınına sokup
düşmanını öldürmekten vaz geçişi, seve-
rek anlattığımız bir anekdottur. Bu öyküyü
severiz; ama bu âlî davranışı da sadece Hz
Ali’den bekler gibi bir halimiz vardır sanki.
Sanırsınız ki bu nefis terbiyesi, bu farkın-
dalık, savaş meydanında bile sahibini terk
etmeyen bu İslam olma bilinci, sadece pey-
gamberlere, sadece velî zatlara has bir du-
rumdur. İslam Peygamberi’nin yüzünden
eksik olmayan tebessümü, inançsız kom-
şularıyla ve müşrik akrabaları ile olan iliş-
kileri, sanki sadece ona ait hususiyetlermiş
gibi algılanır çoğu zaman. Taif halkının
kendine reva gördüğü eziyetlerden son-
ra bile beddua etmeyen bir Peygamber’in
ümmeti olmak o kadar kolay olmasa ge-
rektir... Maalesef, inançlarının temelleri-
ne dair düşünmeyi farz addeden, inandığı-
na ezberlerle değil, aklı ve gönlüyle inanan
nesiller yetiştirmedikçe bu hamakatın için-
de daha çok vakit ve enerji kaybedecek gibi
görünüyoruz.
Bu gün, etrafınızda gördüğünüz “si-
zin gibi olmayan” insanlarla aranızda aslın-
da zannettiğinizden çok daha küçük fark-
lar var. Bu ülkede “İslami hayat tarzına
mesafeli duran” insanların önemli bir kıs-
mı, İslam’dan değil, Müslüman’dan çekinir.
Müslüman, “göklerin öğrencisi” olmaktan
ne kadar uzaklaşırsa, diğer insanların İslam
ile olan mesafelerinden de o kadar sorumlu
olacaktır. İntikam ve misliyle muamele his-
leri bir insanda galebe çalmaya başladığın-
da, bir yol durup, kalpteki imanı ve inancın
temelleri ile olan rabıtaları gözden geçirme
vakti gelmiş demektir.
Bir tebessümün, içten bir hasbıhalin, gö-
nülde yeşermiş bir hakikatin diğer insanlar-
la cömertçe paylaşılmasının ne mucizelere
gebe olduğunu bilen insan, kavgayla değil,
muhabbetle uğraşır. Bu gizli güçlerini unu-
tan inşaların ise ait oldukları grupların, pa-
ranın,medyanın,siyasetin ve dahi diğer batıl
kaynakların gücüne yaslanmaya çalışmala-
rında şaşılacak bir şey yoktur...
Durumu abartmak
İnsanların çoğunun içinde bulundukları
durumu abartmaya doğal bir eğilimleri var-
dır. Mutluluğumuzu, sıkıntımızı, neşemi-
zi yahut ağrımızı abartma eğilimindeyizdir
genellikle. Özellikle burada bahsetmeye ça-
lıştığım konu itibariyle, şartların ve müstak-
bel durumlara dair ihtimallerin abartılması,
bir çoğumuza, yaptığımız işlerin ilkeleri-
mizden uzaklaşması hususunda güzel baha-
neler sunar. Kişisel hayatımızı ve inancımı-
zın temellerini bir kenara bırakıp “ülkenin
gidişatı” gibi, çoğumuzun elinde ve yetki-
sinde olmayan farazi gündemlerle düşünüp
kararlar üretmeye başladığımızda, adaletten
ve temel ilkelerden sapmalar da kaçınılmaz
olarak arz-ı endam edecektir. Dün yaşanan
zulümlerin tekerrürü endişesi ile sergilene-
cek paranoyak davranışlar, yeni zulümlerin
kapısını da aralayacaktır.Eğer, gerçek şartla-
rı göz önüne almayı ve afaki konular yerine
şu anda, şu durumda yapmamız gerekenin
farkındalığına odaklanırsak, birçok sorunu
çok daha adil ve faydalı bir şekilde çözeceği-
mize inanıyorum.
İnançlı insanları adaletsizliğe sevk eden
Bir tebessümün, içten bir hasbıhalin, gönülde yeşer-
miş bir hakikatin diğer insanlarla cömertçe paylaşıl-
masının ne mucizelere gebe olduğunu bilen insan,
kavgayla değil, muhabbetle uğraşır. Bu gizli güçleri-
ni unutan inşaların ise ait oldukları grupların, para-
nın, medyanın, siyasetin ve dahi diğer batıl kaynak-
ların gücüne yaslanmaya çalışmalarında şaşılacak
bir şey yoktur...
en önemli etkenlerden bir tanesi, inanç-
lı insanlara kayıtsız şartsız düşman olan
bazı zevatın, hepimize malum olan insaf-
sız ve zalim tutumlarıdır. Bu tip insanlarla,
hasbelkader bunların yanında yer alan ka-
labalıkları birbirinden ayırabilmek de ka-
naatimce hayati derecede önemlidir. Alçak-
ların alçaklıkları insanda tabii olarak öfke
ve intikam hisleri doğurur. Fakat bu nokta-
da kendimize sıklıkla basit bir gerçeği ha-
tırlatmamız lazım: Adaletli olma emri, bi-
zim kitabımızda yazıyor, “onların” kitabında
değil... O yüzden, bence herkes kendi işine,
kendi vazifesine bakmalı; bakmalı ki, ardın-
dan “Mevla’m görelim neyler, neylerse güzel
eyler!” diyebilelim...
Son olarak, unutmayalım ki, insanları ka-
zanmadan muzaffer olmak mümkün değil-
dir...