20
şubat
2013
Sosyal paylaşım sitelerinde bile sağ görüşlü
bir müzisyenin bir şarkısının paylaşılmasına
dahi tahammül göstermezler. Ellerine geçir-
dikleri basın, yayın, propaganda kuruluşlarını
kullanarak kendilerinden daha fazla bu ülke-
nin değerlerine sahip çıkanları cahil, gerici,
yobaz, faşist, hain göstermekten utanmazlar.
Buraya kadar baskın olan sol düşüncenin
içinde bulunduğu açmazları tespit ederken,di-
ğer ideolojiler ve siyasi görüşler için benzer ta-
vırların ve benzer düşmanlıkların olduğunu da
görmemek mümkün değil. Sanki siyaset veya
ideolojik tavırlar, insanlar ve örgütler üzerinde
aynı etkiyi yapıyor ve hak ölçüleri erozyona uğ-
rayıp toplum üzerinde etki bırakan söylemlere,
oya dönüşen ithamlara itibar ediliyor. Ben bu
siyasi anlayışa “körebe siyaseti” diyorum. Top-
lumu “körebe” yapıp kendilerine alan açarak
amaçlarını gerçekleştirmek oyunu...
Son on bir yıldır iktidardaki parti olan AK
Parti’nin de benzer tutumlar içinde olduğu-
nu, partiyi temsil edenlerin konuşmalarından
ve davranışlarından anlamak oldukça kolay-
dır. Yine son yıllarda gelişen ve çok önemli
bir yer tutan İslami-muhafazakâr gibi isim-
lerle tanımlanan medya kuruluşları da ha-
berleriyle, yazarları da köşe yazılarıyla benzer
davranışlar göstermektedir.Sürekli bir millete
hitap ediliyor ve bu millet yüceltiliyor, sağdu-
yusuna güveniliyor, desteğini iktidara verdiği
söyleniyor, sözünün dinleneceği vaat ediliyor
ama iktidar karşıtı söylenecek en küçük eleş-
tiri yapanlara karşı ise sınırsız bir düşmanlık
gösterilebiliyor. Kimdir bu millet? Sadece
iktidar partisini destekleyenler mi? Oy veren-
ler mi? Oy vermeyen veya desteklemeyenler
bu millet kavramının içinde mi, dışında mı?
İçindeyse, neden onların sözleri, talepleri,
düşünceleri dikkate alınmıyor ve karşıt ola-
rak aşağılayıcı sıfatlar kullanılıyor? Bu çelişik
durumdan şunu anlıyoruz ki,“körebe siyaseti”
her şekilde kendini göstermektedir.
Bu anlayışın kökleri tek parti iktidarı dö-
neminde içselleştirilerek sağlamlaştırılmıştır.
CHP iktidarından sonra gelen Demokrat
Parti, mücadele etmek için öğrendiği aynı
taktikleri uygulamış, süreç böylece başlayıp
devam etmiştir.CHP bu geleneği sürdürmüş,
ardından kendini Demokrat Parti devamı
sayan Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve en
son AK Parti de benzer stratejilerle iktidar
olmayı başarmış ve iktidarını devam ettirme
gayretini aynı stratejilerle sürdürmeye çalış-
maktadır.Oysa 12 Eylül öncesi Milli Selamet
Partisi, sonraki Refah, Fazilet, Saadet Parti-
leri ve Milliyetçi Hareket Partisi, kendilerini
tek parti geleneği dışında tutmayı başarmış
partiler iken ve AK Parti’nin kurmay kadro-
su Saadet Partisi menşeli iken, bu değişime
neden ihtiyaç duyulduğunu açıklamak zor-
laşmaktadır.
AK Parti, siyasetinde, muhalefet partile-
rine muhalefet etmek temel strateji gibi bir
görüntü vermektedir. Başbakan Recep Tay-
yip Erdoğan’ın sürekli bir şekilde CHP’yi
geçmişiyle ve tek parti dönemi icraatlarıyla,
MHP’yi ise rencide edici bir üslupla ve diğer
muhalefet eden kim varsa benzer üsluplar-
la eleştirmesi, bu kanaati doğurmuştur. Bu
eleştirmeyi sıklıkla, hatta hiç ara vermeden
grup konuşmalarında, TV programlarında,
açılışlarda dile getirmesiyle başlayan öteki-
leştirme anlayışı, basın yayın organlarına,
kamu otoritelerine ve bürokratlara kadar
sirayet ederek süreklilik kazanmıştır. So-
nuçta toplum, “Ya AK Partili olacaksın ya
da öteki olmayı ve AK Parti temsilcilerinin
yok saydığı kitlede olmayı kabul edeceksin!”
seçeneğiyle karşı karşıya bırakılmıştır.
Güç kimin elindeyse, bunu sadece kendi
çıkarları için kullanma alışkanlığı, maalesef
ülkemizin üzerinde dolaşan kara bulutların
dağılmasını engellemekte ve birileri mutluy-
ken birilerinin mutsuzluğu devam etmekte-
dir. Ezen ve ezilen diye var olan grupların,
siyasi partilerin ve ideolojilerin isimlerinin,
hatta dünya görüşlerinin zıt olması hiçbir şeyi
değiştirmemektedir.
Gücü eline geçiren, ezildiği dönemin in-
tikamını almak için daha önce ezenlerin
uyguladığı yöntemleri uygulamaktan ka-
çınmamaktadır. Bir ülkede hukukun olması
adaletin olduğunu, siyasi partilerin olması ve
seçimle yönetime gelmesi de demokrasinin
olduğunu göstermez. Israrla söylediğim çok
basit bir örnektir ki, “diktatörlerce yönetilen
ülkelerde de hukuk var veya seçim yapıl-
maktadır”. Ayrıca iktidarın yaptığı her şeyin
doğru olduğu, muhalefetin yaptıklarının ve
söylediklerinin tamamının yanlış olduğu bir
ülkede hangi demokrasiden bahsedilmek-
te, hangi gelişmişlikten dem vurulmaktadır?
Anlamak çok zor...
Bardağın dolu tarafını gör”diyen tatlı suyu
sevenlerin olduğunu biliyoruz.Oysa bardağın
içinde kafası baş aşağı olan balık için bardak
doluyken,başı yukarıda olan balık için bardak
boştur. Tatlı su balıklarının hoşgörü önerme-
leri ve kazanç diye sıraladıkları gelişmelerin
karşılığında heba edilen huzur, adalet ve sos-
yal dengelerin ülkeyi daha büyük çıkmaza sü-
rüklediği açıktır. Tabiî ki yapılan iyi işler gö-
rülmelidir, ama sadece iyi anlatılıp da olması
gerekenler unutulduğunda ve iyi olmayanlar
görmezden gelindiğinde hakkaniyet ölçüsü
şaşırmakta ve terazi dengesi bozulmaktadır.
Bu ülkede -dünyadaki sol düşünceye ben-
zemeyenbir şekilde- toplumdankopukolarak
solculuk yapan bir sol anlayış varsa, bir siyasi
parti her geçen gün desteğini arttırarak ikti-
darda olmasının on birinci yılını yaşıyor ama
kendinden olmayanı yok sayıyorsa; bu ülkede
iktidara yakın olanların mutlu, olmayanların
mutsuz olduğu ve bu kuralın geçmişten bu
yana gelen bir özellik olarak “isimler değişse
de rollerin aynı biçimde oynandığı”bir “köre-
be” anlayışı hâkimse, bu ülke Türkiye’dir. Her
ne kadar Suat Kılıç “Bu ülke, artık Recep
Tayyip Erdoğan’ın ülkesidir” dese de, her ne
kadar Süleyman Soylu “Ebedi devlet başkanı
RecepTayyip Erdoğan’dır”dese de,her ne ka-
dar CHP’liler “Atatürk’ün askerleriyiz” dese
de burası, yaşayanların en az yarısının mutsuz
olduğu bir ülkedir ve adı Türkiye’dir. “Mina-
reyi çalan kılıfını uydurur”…Ne diyelim?!
Analiz
haber
ajanda