15
şubat
2013
>> Her şeyden önce bazı nite-
likli beceriksizler gibi, sorunların
kaynağını “dış düşman” ve onun
içerideki uzantılarına bağlayarak
rahatlamak istemiyorum. Velev ki
sorunlarımız dış kaynaklı olsa bile,
velev ki bu dış kaynaklara içeriden
bazı hainler destek verse bile on-
ların sorun yaratmalarının önüne
geçememek de bir sorun değil mi-
dir? Yaklaşık 90 yıl öncenin dünya
şartlarına göre tanzim edilmiş ve
bugüne kadar yoksulluk, yolsuzluk
ve insan fıtratını bozmaktan başka
bir işlev görmemiş olan sistemi de
kutsayacak değilim. Kendi yarattığı
sorunların bile farkına varamayan
bu köhnemiş sistemle Türkiye’nin
21’
inci yüzyılı çıkaramayacağı da
gün gibi aşikâr. Dünya gerçekleri-
ne bir insan ömrü kadar bile daya-
namayan resmi ideolojinin “iflâs”
noktasına geldiğini de birilerinin
söylemesi gerekiyor. Zira deni-
zin bittiğini önceden göremezsek,
gemi karaya vuracak.
Birinci Dünya Savaşı’nın son-
rasında dağılan imparatorlukların
başında “Devlet-i Aliye”, yani Os-
manlı İmparatorluğu vardı. 19’uncu
yüzyılın ortalarından itibaren
köpürtülen “milliyetçilik” akım-
ları, Osmanlı İmparatorluğu’nun
topraklarından 50’den fazla ulus-
devletin doğmasına sebep olmuştu.
Kısa sürede imparatorluk paradig-
masından “ulus-devlet” paradig-
masına geçilmişti. Emperyalistler
için Osmanlı İmparatorluğu’nu
parçalamanın en etkili yolların-
dan biri, “milliyetçilik” ideolojisi ile
ateşlenmiş çeşitli milliyetleri hare-
kete geçirmek ve her milliyetin bir
devlet kurmasını teşvik etmekti.
Bugün de emperyalistlerin elinde,
imparatorluktan küçülmüş ulus-
devletleri çökertmenin en gözde
ve etkin yöntemlerinden biri, içe
dönük milliyetçiliği köpürtmektir.
Yaklaşık 150 yıl önce İmparatorlu-
ğumuzu parçalamak için gavurların
kullandığı yöntemi, şimdi bizler içe
dönük bir milliyetçilik anlayışı ile
sürdürüyoruz.Böyle olunca da ken-
di ulus-devletimizi, kendi elimizle
yıkmaya çalıştığımızın farkına bile
varmıyor ve hatta yaptığımız işin de
bir “kahramanlık”olduğunu sanıyo-
ruz. Yenik düşmüş bir medeniyetin
çocukları olarak, medeniyetimizi
yıkanlara karşı dışa dönük bir milli-
yetçiliği ise hiç gündeme getirmiyo-
ruz. Uzun tecrübelerden sonra, sos-
yolojik gerçekliğimizin içe dönük
bir milliyetçiliği kaldıramayacağını
bir türlü idrak edemedik.
İnsan için en önemli kriz, kimlik
krizidir. Elbette her insan kültürel
ve sosyal olarak kendi kimliğini
inşa eden topluma (millete) ve
etnik unsura karşı bir sevgi duya-
caktır, ama kıblesini kaybetmeye-
cektir. Kıblesini kaybetmiş bir Türk
milliyetçiliği bu ülkeye ne kadar
zarar verirse, etnik anlamda Kürt
milliyetçiliği de o derece zarar verir.
Burada bütün mesele kıbleyi kay-
betmemek, yani Allah’ın ölçüleri
içinde kalabilmektir.
Türkiye, imparatorluktan küçül-
müş her “ulus-devlet” gibi, insan
çeşitliliğinden kaynaklanan beşeri
sorunlarını yaşıyor. Daha doğru
bir ifadeyle, kaçınılmaz beşeri so-
runları ile yüzleşiyor. Bugün kar-
şılaştığımız sorunların büyük bir
kısmı, ulus-devlet teorisi ve felse-
fesinin sonuçlarıdır. Bir bakıma
bunlar, ulus-devlet teorisi ile haya-
tın pratiği arasında doğan tezatlar
ve uyuşmazlıklar olarak da adlan-
T
ÜRKİYE
ekonomik, sosyal ve siyasal sorunla-
rıylanedenbaş edemiyor?Nedensorunlarını
doğru tanımlamaktanveüzerinegitmekten
korkuyor?Tali sorunları temel sorunlardanayırt
etmekveönemsırasınadizerekuzunvadeli çö-
zümler üretmekbukadar zormu?Ulus-devlet
yapısını kutsayanlar, ulus-devletin tabiatından
kaynaklananbeşeri sorunlarlayüzleşmeyi nedenbir “ihanet”
olarakgörüyorlar?Busorularabir “fenci kafası”ylakestirmeden
cevapvermek istiyorum. Genellikle “kestirme” cevaplar içeriksiz
veyüzeysel olurlar, ama inşallahbenimkisi öyleolmaz.
dırılabilir. İnsan çeşitliliğimizden
kaynaklanan sorunlar bir kere daha
gösterdi ki, ulus-devletin homojen
bir toplum yaratma teorisi, siya-
setleri hayatın pratiği ile derin çe-
lişkilere fazla dayanamadı. Türkiye
Cumhuriyeti bu temel sorunu em-
peryalistlerden çok daha önce fark
etseydi,belki sorunların çözümü bu
kadar sancılı ve ağır olmazdı.
Toplumların ve tarihin en kırıl-
gan anları, büyük değişim ve dö-
nüşümlerin yaşandığı süreçlerdir.
Şayet bu süreçlerde çağı iyi okuyan
ve öngörüsü yüksek devlet adamla-
rı, siyasetçiler ve itibarlı bilim ku-
rumları yoksa, dünyada yeriniz olsa
bile o yerinizi muhafaza etmekte
güçlük çekersiniz. Bir de buna ya-
şadığınız coğrafyanın hassasiyeti ve
tarihi geçmişinizin size yüklediği
problemler eklenirse, işiniz çok
daha zor demektir. Eğer dünyada
kendinize saygın bir yer edinerek
yaşamak istiyorsanız, içinde bulun-
duğunuz durum ve problemleriniz
ne kadar ağır olursa olsun, bunlara
çözüm üretmek zorundasınız.
Bireysel tarihimizde hayatımızın
akışını köklü biçimde etkileyecek
kararları nasıl alabiliyorsak, toplum
olarak kendi geleceğimizi etkileye-
cek kararları cesaretle alabilir ve ta-
rihin edilgen bir nesnesi olmaktan
çıkıp aktif bir öznesi haline gelebi-
liriz. Bugünlerde böyle kararların
alınacağı aşamaları yaşıyoruz. Karl
Popper “Yüzyılın Dersi” adlı küçük
eserinde –ki bu risale kendisiyle
yapılan bir röportajdır- “Gelecek son
derece açık, geleceği etkileyebiliriz”di-
yor. Tarihin akışını değiştirme gibi
bir misyonumuzun olduğunu de-
rinden idrak etmemiz gerekiyor.
Sonuç olarak şunu ifade etmek
istiyorum: Türkiye gibi, impara-
torluktan küçülmüş ulus devlet
yapılarının, insan çeşitliliğinden
kaynaklanan beşeri sorunlarını aş-
manın bir yolu var. O da bir yandan
ulus-devlet yapısını korurken, diğer
taraftan da problemlere imparator-
luk vizyonu ile bakabilmektir. İşte
bu vizyon, insan çeşitliliğini ülke
için bir problem olmaktan çıkarır ve
bir “iç dinamizm” olarak görür. Bu
vizyondan da tarihin akışını değişti-
recek güçlü bir enerji doğabilir.
LUK