111
şubat
2013
Gülşen Aslan
Deneme
haber
ajanda
>> Üzerinde taşıdığı her şeyi kendine çe-
kiyor. Bir otorite, bir şefkat, bir mecburiyet
duygusu var gibi…Bu gün her şeyi bir ke-
nara bırakıp, toprağı yazmak istiyorum.
Bir çekirdeği bağrına basınca, ona kendi-
ni sırlarıyla verip nasıl yükseltiyor, nasıl boy
atıyor fidanlar. Nasıl renkler, nasıl desenler
çıkıyor topraktan. Şehirler, ağaçlar, insanlar
ne çok toprak aslında. Varoluşumuzdaki
malzemeye biraz daha yakından bakmak,
çözmek istiyor bir yanım. Öbür yanımsa
Hiç girme o kapıdan! Çıkınca aynı ola-
mazsın!” diyor. Onu tanımaktan korkmak
da ne böyle!? Bildiğimiz toprak işte, ezip
geçtiğimiz, ayağımız altındaki toprak...
Ama başka şeyler görüyor gönlüm bugün.
Toprak, kendine değen, dokunan her şeyi
topraklaştırıyor. Ona direnmek ne müm-
kün!? Bütün iplerimizle ona bağlıyız; doyu-
ran o, barındıran o, yaşayan da, kendi kolla-
rında ölen de o... İnsanlar her nesneyi kendi
etrafında döndürmek ister, hep kendi gibi
düşünsünler ister, hep kabul görmek ister,
hep ona benzesinler ister.Toprak da öyle…
İnsan, içindeki sırları hep cilveyle sunar,
aşkı bin nazla sunar. Aklının, kalbinin bin
bir rengini el başka sunar, ayak başka sunar,
dil başka sunar. Toprak, rüzgara savursun
diye dal verir, yaprak verir, sevenin eline gül
verir, gülşen verir...
Ey toprak! Hiç konuşmadan her şeyi
söylemek neden? Bu kadar kudretli, salta-
nat sahibi olup da bu kadar yerlere serilmek
neden? Bu kadar cömertlik, bu kadirşinaslık,
yine de hor görülüp çiğnenmek neden? Her
zerrede bir canlılık fışkırıp taşacakken,cansız
dediklerinde bu kadar susmak neden? Her-
kesin burnu havalarda ah toprak! Ayaklar
yere basmıyor, neden? Sevdiğim canları bağ-
rına bastın, annemin öptüğüm eli sen oldun.
Onun damarındaki kanı sen oldun. Yüce
sevdalı yürekleri verdik kucağına, hepsi sen
oldun, hepsi sen oldun. Eskisi gibi cüretkar
basamaz oldu ayaklarım. Ağaçlar yürüyor,
kar yerden yağıyor göğe. Bir kudret elinden
ufalanıp, bir ateş çemberine dolanmışsın sen.
Sana basarken titreyen ayak gerek, titreyen
ayak için ürperen bir kalp gerek.
Sanki sen hiç bir kursaktan geçmemiş
gibisin. Yenilip içilen gökden inmiş de, to-
humdan büyümemiş bir fide, dalından ko-
parılmamış bir meyve. Sen o kadar varsın ki
ama yokmuş gibi davranıyor herkes. Senden
başka ayak basacak yer yok demeliyken,
mermeri evlerimize, asvaltı yollarımıza,
parke taşlarını sokaklarımıza döşeyince mi
girdi bu soğukluk aramıza? Ne güzel tat ve-
riyordun domatese, bibere. Seni zehirleyip
hainlik ettiler, neden? Seni hep hatırlamak
varken, bu kadar yakınında, bu kadar gur-
bet neden? Biz sevdiklerimizi sana verirken,
düşmana vermiş gibi gözümüz arkada, ne-
den? Neden seni tanımadık, neden? Neden
unuttuk seni, aslımız sen iken, sana kastımız
neden?
Ben senin akla dönüştüğün halinim işte.
Coşa coşa atan kalbinim işte. Dilinim, eli-
nim,ayağınım işte.Ben senin nazını çekme-
ye geldim, ben senin hatrını gütmeye gel-
dim. Neden kendime başka adlar bulurum?
Ben sen’im, sen bensin işte. Göze dönüşüp
gören sen,kulağa dönüşüp duyan sensin işte.
Candan ayrılınca bedensin işte. İnsan olma-
ya nedensin işte. Kazsam en derininde ne
vardır diye. Kor üstünde durduğunu görü-
rüm.Kalır mı geriye,ateşe rağmen erimemiş
bir şeyler. Toprak! Sen bir gönül yarasının
kabuk bağlamış hali değil misin zaten?
Bastığın yerleri toprak diyerek geçme
tanı,/ Düşün altındaki binlerce kefensiz
yatanı.” derken, “Şüheda fışkıracak toprağı
sıksan şüheda” derken Akif, sanki kanayan
kalbini şehitlerin kanına katmış da kalemi-
ne mürekkep yapmış gibi duruyor satırlar
aklımda.
Can besleyip de cansız olmak ne demek!?
Bir avuç toprak alıp da eline, kendini seyret-
memek ne demek!? Kaçsa nereye kaçar bir
nehir, deniz çağırdıktan sonra. Yer çekimi
diyorlar adına bu kara sevdanın…
Böyle sürgün yaşamanın ne faydası var ey
gönül? Dönüp dolaşıp yine toprak olacak-
san, istersen bin bir renkle donat kendini, en
sonunda solacaksan, ne anlamı var akıllan-
manın yine deli olacaksan.
Öyle ise tanı, toprağa sor kendini.
Veysel’lere sadık yar, Akif ’lere kutsal diyar
olan kendine sor kendini.
Anla ey gönül! İnsan ve toprak bir dalda
iki yaprak...
İ
NSAN
ve toprak, bir dalda iki yaprak... Kendimi hiç bu dere-
ce benzetmemiştim toprağa. Bir mucize üstünde gezdiğimi hiç
bu kadar hissetmemiştim.Toprağın, tarifsiz bir gücü hapsedip,
onu nasıl damla damla, korkutmadan, ürkütmeden sunduğu-
nu fark ettim.
Yerçekimi diyorlar...