93
ocak
2014
daha sonra Türkiye’ye geldik
7-8
yaşlarındayken.Türkçem
de çok parlak değil. Kom-
şularımız hep Afyonlu idi.
Apartmandaki altı ailenin beşi
Afyonlu, diğeri biz, Malatyalı.
İşte o Türkçeyle Türkiye’ye
yeni dönünce, Malatya
Yeşilyurt’ta Afyon ağzıyla
konuşan bir çocuk oldum.
Küfürlere pek vakıf değildim
dolayısıyla. (Gülüyor.) Her-
hangi biri küfür ettiğinde,
algılayamadığımdan gelip
babama veya ağabeyime sorar-
dım “Bu ne demek?” diye. Yani
neyin üzerine kavga edebilece-
ğimi bileyim, bu bana yeter…
(
Gülüyor.)
Bir gün, mahallede çocu-
ğun biri bir başkasına “Yezid”
dedi, ardından kavga büyüdü.
Babama danıştım “Yezid ne
demek?” diye, buraya yazama-
yız da bir şey söyledi, ben de o
küfür listesine onu da kaydet-
tim. Daha sonra ortaokul yılla-
rında tarih kitabına bir baktım
Yezid” yazıyor kitapta, “Yahu
kitapta bu lafın ne işi var?” diye
sordum kendi kendime. (Gü-
lüyor.) Kim koymuş bu küfrü?
Müfredat kitabında küfür olur
mu? Ama algı böyleydi.
Arkadan iş çeviren hain kişi
için bizim ilçede “Şam şeytanı”
derler, ama hayatında Şam’ı
gören var mı içlerinde? Neden
Şam şeytanı”? Şamlı biri mi
dolandırmış ataları, Şam’dan
kız alıp verirken kötü mü
olduk? Şam’la bir hukuk yok,
ama özellikle “arkadan iş çevi-
ren” kişiye bu lakap…
İnci mercan
toplarken…
Ben bu seriyle birlikte çok
şey öğrendim, Allah sizden
razı olsun…
Birçok insan bazı şeyleri ilk
defa okudu. Daha önce Ker-
bela ile ilgili bir roman yazıl-
mamıştı. Kitap, roman olması
özelliğiyle ilgi çekti…Aslında
Kerbela kelimesi, bizim top-
lumumuzda cezbedici bir şey
değil. Bütün o romanı, İmam
Hüseyin kelimesini çıkarıp
şehir adlarını değiştirerek ve
biraz da kısaltarak Hallac-ı
Mansur diye yaz…Ahali
bu ada ilgi gösterir, Hallac-ı
Mansur daha çok ilgi çeker.
Kerbela denince insanlar
pek de ilgilenmek istemiyor-
lar. Dolayısıyla birçok insan
ilk defa okumuş oldu. Birçok
insan bu konuda yorum, analiz
ya da tarih kitabı okumuştu,
ama bilgiyle duygunun yan
yana olduğu bir şeyle karşılaş-
mamıştı. Duygu mersiyelerde
vardı. Bilgi ile duyguyu yan
yana gören bu meseleden ha-
berdar insanlar, konuda daha
derunî bir şeylerin olduğunu
hissettiler. Bize gelen genel
yorumlar bu yönde. “Kerbela
ile ilgili evvelce düşünmedik-
lerimiz, bilmediklerimiz ya da
okumadıklarımız, tat olarak
zihnimizde belirdi” diyor in-
sanlar.
Gerçekten de öyle…
O artık yazının bereketi ya
da meseleye bakarken bilgiyle
duyguyu yan yana koymakla
ilgili.
Aşkın Şehidi’nin önsözü de
aslında bunu aktarıyordu
bize…
Eyvallah…Giriş, zaten bir
tür okuma kılavuzu. Çünkü
ben, belli gözlüklerle okumaya
niyetliydim konuyu. Belki
bilgim vardı bu konuyla ilgili,
belki biraz duygumda vardı,
ama bu ikisinin iç içe geçme-
siyle ne olacağını bilmiyordum.
Anlayabildikçe aktarmaya
çalıştım. İlk öğrenci kendiniz
olunca, okur da sizin yerinize
geçiyor ve beraber öğreniyor-
sunuz. Öğretici makama geç-
seydik, muhtemelen itici bile
gelebilirdi. Hep şunu söylüyo-
rum: Aşkın Şehidi, inşallah en
çok bana yaramıştır.
Bazen, başkalarının kitabı
okuduktan sonra yaptıkları
yorumlara bakarken onlara
hayran oluyorum, “Ben onu
böyle okumadım” diyorum.
Zaten eser sizden çıktıktan
sonra kamunun malı olu-
yor, öyle değil mi Ağabey?
Eyvallah…Mesela sosyal
paylaşım sitelerinde görüyo-
rum, romandaki bazı cümleleri
Hazreti Hasan’ın veya Hazreti
Hüseyin’inmiş gibi paylaşıyor-
lar. “Aman!.. Lütfen! Sakın-
calı bu!” diyorum. Roman bir
kurgu…Hazreti Hüseyin’in
gerçekten de mesela kızına ne
söylediğini bilmiyorum ki ben.
Bir imza gününde teyzenin
biri, “Hazreti Hüseyin’in hangi
zammu sûreyi okuduğunu
sen nereden biliyorsun?” dedi.
Bilmiyorum ki abla!” dedim.
Niye yazıyorsun o zaman?”
dedi. “Abla bu roman, hayal
ürünü…” deyince “Utanmıyor
musun sen Peygamber’in toru-
nunun ağzına laf uydurmaya?”
dedi, bir anda yalancı ravi
konumuna düştüm teyzenin
indinde. “Teyze! Meseleye
oradan bakma” dedim ama…
Biz, kurguyla sorunlu bir
toplumuz. Erol Taş’ı yolda
yakalayıp dövdük, bilirsiniz.
Çağrı adlı filmde Vahşi’yi
oynayan adam, Cuma nama-
zı çıkışında dayak yermiş…
Hakiki Vahşi, Cuma çıkışında
Medine’de dayak yemiyor,
onu canlandıransa onun adına
dayak yiyor.
Bu kurgu sorunu inşallah
romanlar eliyle biraz daha eri-
yecek, daha sonra filmler eliyle
daha da rahatlayacaktır.
Biz duygu yoğunluğuyla
meseleye daha çok bakı-
yoruz sanırım.Mesela
Hazreti Hüseyin’in şeha-
detine bakışımız da böyle.
Hâlbuki Hazreti Hasan da
şehit…Ve bu iki güzellik
abidesini Kur’anî delillerle
inci ve mercan” olarak da
sürekli anıyorsunuz…
Sadece Kur’an’da değil, ha-
dislerde de böyle…
Hazreti Hasan’ı inci kılan
nedir Ağabey?
Tevbe Sûresi’nin 52’inci
ayetinde “İki güzellikten birini
mi arıyorsunuz?” şeklinde bir
soru var.Tevbe Sûresi, bir nevi
ültimatom sûresidir. Başında
Rahman ve Rahim yok. Hatta
Allah’tan Kahhar yok yani…
Yine de rahmeti var yani. Mu-
azzam ültimatomlar sıralanıyor
art arda. Ve o ültimatomlar,
sadece müşriklere değil, Müs-
lümanlara da ağır ültimatom-
lar var.
İki güzellik” derken “hüs-
neyn” diye okuyabilirsin, baş-
kası “hasaneyn” diye okuyabi-
lir. “Hüsneyn” iki Hüseyin’e,
hasaneyn” de iki Hasan’a
çıkar. Hasan ile Hüseyin de
anlam olarak neredeyse bir-
birinin aynıdır, “güzellik”tir.
Siyer kitapları aradaki farka
bakar ve der ki “Şehadet ve
gazilik”. Elhak öyledir, doğ-
rudur. İki güzelliğe şehadet ve
gaziliği yüklediğinizde bütün
anlamlar kuruluyor. Ama
gönüldeki Ehl-i Beyt olunca
-
Hasan ve Hüseyin-, güzelli-
ğin patenti bu ikisinde oluyor.
Resulullah, onlar üzerinden
bu ismi açmış. Ve Hasan ve
Hüseyin olarak okuduğumuz-
da ardı gelen bütün ayetler,
İmam Hasan’a nankörlüğün
nelere bedel olduğunu açık
açık gösteriyor.
Anlaşmayı bozanlar…”
Anlaşmayı bozanlar” diyor,
Onlar, kendilerine verildiği
zaman mutmaindir, ellerinden
alındığı zaman kahrolurlar”
diyor…Tarihteki Kufeliler’in,
Muaviye ile Hazreti Hasan
anlaştığında gösterdikleri ta-
vırlar veya bugün sulhu konu-
şan insanlara yapılan insanlara
baskılar…
İki göz lazım bize.
Muhammedî şuuru baş olarak
düşün, O’nun iki nuru, iki
basireti, işte bu gözler, ikisi…
Tek gözle yürürsün, koşamaz-
sın. Koşacaksan iki gözünü de
açacaksın.Tek gözle koşarsan