90
ocak
2014
HABER
A JANDA
SÖYLEŞ İ
velayet itibariyle ilham di-
yebileceğimiz formatın hep
bir devamlılığı vardır Cebrail
Aleyhisselam eliyle. Bu, dün-
yanın her yerinde böyledir.
Bunları bu şekilde hissedip
kendi zenginliğimizin içine
dâhil etmemiz lazım. Bunu
yaparken en büyük sorun, dini
bidatle doldurmak... Yani “Ne
nebevî, ne nebevî değil?” soru-
nunu hissedebilmemiz lazım.
Biz, birçok şeye hemen
İslam’ın kendi emriymiş gibi
davranıyoruz. Ölünün kırkın-
cı gününde Yasin okunuyor
misal. Yasin, Kur’an’dan,
İslam’dan bir şey anladık da
kırkıncı günü dayatmak, kır-
kıncı günü beklemek, İslam
değil, Şaman âdetidir. Biz,
evvelki din ile yeni dini sadece
din” ortak paydası altında,
Bu dini bir şeydir” diyerek
alıyor, yaşatıyoruz. Ha kırkıncı
gün Yasin okumayalım mı? O
kırkıncı gün oturulup dediko-
du edilecekse, e varsın Yasin’e
devam edilsin…
Kırkta Yasin okunsun, bu
Allah’ın emridir” diyorsa biri,
orada düşün dur. Ama müm-
künse sadece ölüne okuma,
dirine de oku…
Orta Asya’ya doğru gitti-
ğiniz zaman, bizim şu anki
İslamiyet’imizi şekillendiren
birçok unsurla karşılaşırsınız. Bir
kısmı uyumlu, bir kısmı uyum-
suz…Uyumlu olanlar nübüvve-
tin işidir, nübüvvetin tesiridirler.
Hani saygı-edep durumu…
Türk toplumu, saygıya ve edebe
en riayet toplumdur. Biz, buna
zaten eski dönemlerimizde
ermişiz.Türk toplumu genç iken
İslamiyet ile tanıştı, ama çocuk-
ken zaten edepliydi.
Kitapların çıkış sırasındaki
merakımız bu sebeptendi
zaten…
Bozkırın Sırrı, kültürel ko-
dumuz, İslam öncesi. Orada
anlatılan, Kerbela’nın provası-
dır. Bozkırın Sırrı’nda “Aşena
oğlu” baskındır. Biz, Aşena
oğlu kültünü anında Fatma
Ana’ya çevirmişizdir. Ehl-i
Beyt’i tüm milletler içerisin-
de en çok seven millet Türk
milletidir. Genellikle Türkiye
üzerinden düşününce Türkleri
Sünni çizgide görürüz, ama 50
milyona yakın Şii Türk vardır
Irak ve İran’da. Şii de olsa,
Sünni de olsa, Ehl-i Beyt’i en
çok seven millet,Türk mille-
tidir. Çünkü biz, bir şekilde
Aşena, yani “kutsal kadın” ev-
ladı terbiyesindeydik ve bunu
Fatma Ana’ya çevirdik. Allah,
bizi buna hazırladı.
Türklerde soyun devamı
erkektendir” şeklinde bir
yargı var…
Kutsal soyu anneden, feodal
soyu babadan aldık…
Dolayısıyla bu noktada
büyük bir yanılgı da yaşı-
yoruz…
Kadim Türklerde yönetim
hakkı, Aşena’nın evladının ve
de onların evladınındır. Mete
Han, “Ben içinizdeki en güçlü
adamım. Gelin ve bana itaat
edin” dedi diye kendisine hü-
kümdar olarak tâbi olunmadı,
Ben Aşena’nın en güçlü oğ-
luyum” diyerek etraftan kendi-
sine biat aldı. Yönetim hakkını
biz, Aşena’nın evladına has-
rettik. Bu, Göktürkler için de,
Atilla için de böyleydi ve ta
İslam’la tanışma evrelerimize
kadar sürdü. Hani Türklerde
iç huzur bozuldu ve birçok
devletçik meydana çıkmıştı ya,
o zaman Türklerin hükümdar
çıkarma sistemi darmadağın
oldu. Yani artık Aşena oğul-
ları karizması yerle bir olmuş.
Eski karizma bitti, Müslüman
olduk ve direkt Fatma Ana
evladına döndü karizma. Öz-
lediğimiz bir karizma var ya,
o karizmayı biz, Fatma Ana
evladında yakaladık.
Bir gün,
mahallede çocuğun biri bir başkasına “Yezid” dedi, ardından kavga
büyüdü. Babama danıştım “Yezid ne demek?” diye, buraya yazamayız da bir şey söy-
ledi, ben de o küfür listesine onu da kaydettim. Daha sonra ortaokul yıllarında tarih
kitabına bir baktım “Yezid” yazıyor kitapta, “Yahu kitapta bu lafın ne işi var?” diye sor-
dum kendi kendime. (Gülüyor.) Kim koymuş bu küfrü? Müfredat kitabında küfür olur
mu? Ama algı böyleydi.