82
ocak
2014
Toplum
haber
ajanda
Schanzer, “Halkbank dosyasının” ABD-
Türkiye arasındaki hassas konulardan oldu-
ğunu iddia ediyor. Halkbank’ın, İran pet-
rollerinin uluslararası pazarlara ulaştırılması
açısından taşıdığı önemin, Türk hükümetinin
İran politikasıyla da örtüştüğü tespitinde de
bulunuluyor. Schanzer, Ankara’nın Hamas ile
ilişkilerini de teröre destek olarak yorumluyor.
Bu araştırma neticesinde edindiklerimse
şöyle: Dünya siyaseti ve ekonomisini bire-
bir yakından ilgilendiren global örgü, bugün
geldiğimiz noktada Türkiye Cumhuriyeti’nin
ekonomisini, dolayısıyla geleceğini felce uğ-
ratmak adına yapılan, çoğu iftira merkezli
olaylar zinciridir. Asıl mesele, Türkiye’nin
Doğu ile geleceğe dönük birlik ve beraberlik
adına oluşturduğu evi, çatı aşamasında tek-
rar “sil baştan” durumuna getirmek ve gelişen
güçlü ekonomisine darbe vurmaktır. Failleri
dış mıihraklardır, maşaları ise iç mihraklar...
Özneleştirmek gerekirse, kaynağı meçhul
paranın, “dövizin” operasyon merkezinde yer
aldığı, tüm kamuoyunda gözler önüne serildi.
AK Parti’nin kimi mensuplarının da içinde
olacağı temiz ellerden bahsedilmesi olanaksız.
Ama gerçek şu ki, siyasi tarihimizde bu tür
kirli bağlantılar hep oldu. Birçoğu da maalesef
gözler önüne serilemedi. Bugün ümit verici
olan ise, şimdi bu kirli ellerin ortaya çıkması
için çaba sarfeden bir devlet kanadının olması.
İronik olan, ne dershanelerin kapatılması ile
fitilin ateşlenmesi, ne de Gülen Cemaati ve li-
derinin James Bond hesabı bir intikam peşine
düşmesi... Fethullah Gülen Hocaefendi’nin
kırgınlığı ve hezeyanının cereyanı, ayrıca de-
ğerlendirilmesi gereken bir konudur. Bu ko-
nuda dalgayı felakete çeviren Cemaat değil,
dünya siyasetinin liderler ve bölgeler savaşıdır.
SayınTayyipErdoğan’ın bu konuda olağan-
dışı şaşkınlığa düşmemesinin ardındaki sebep
de budur.Beklediği bir günle hem partisi,hem
Türkiye Cumhuriyeti hukuku karşı karşıya
gelmiştir. Hükümet’i gelecekte daha birçok
badire beklediği muhakkak. Bu hükümetin
elinden gelenin en iyisi ise, bizi sıcak savaşa
sürüklemeyecek çözümler bulması olacaktır.
Artık Türkiye, saltanat ve cemaat ülkesi de-
ğildir. Bunu ana muhalefetin ve yandaşlarının,
her fırsatta arkasına saklandıkları Mustafa
Kemal adına iyi biliyor olmaları gerekir. Tür-
kiye kişilerle değil, tarihine, dolayısıyla sınırla-
rına, o sınırlar içindeki halkına sahip çıkarak
Türkiye olur. Cumhuriyet sistemi ve demok-
rasinin gereği olarak idareciler değişir.Halklar
ve halkların özgürlük beklentileri değişmez.
Bunun en çok idrakında olan lider de Sayın
Tayyip Erdoğan’dır.
1
5
ŞUBAT 360
yılın-
da inşası tamamlanan
ve kilise olarak Bi-
zanslılar tarafından hizmete
açılan “Ayasofya”, “Büyük
Kilise” olarak Hıristiyanlar
açısından büyük önem taşır.
İlk büyük katedral niteliğin-
dedir.
Ayasofya ibadete açılmalı
mı, açılmamalı mı? Açılmalı,
ama ibadete değil, mutedil
olan müze halini almış bir
kilise olarak. 1980 yılında
tekrar kısmen ibadete
açılan kilise, yine 12 Eylül
Darbesi’yle ibadete kapa-
tılmış.
Ayasofya’nın ibadete
açılması isteği, Fatih Sultan
Mehmet’in vasiyeti doğ-
rultusunda gerçekleşiyor.
Manevî değer açısından
vasiyete uyulması gerektiği
savunuluyor. Ancak Fatih
Sultan Mehmet’in, özellikle
Osmanlı İmparatorlğu’nun,
farklı dinlere ve ibadethane-
lere fethettiği topraklardaki
kutsal değer ve kişilere ne
kadar önem verdiğini yıllar
yılı tarih kitaplarından oku-
muş olsak da bu vasiyetin
içeriğinin, kelime kelime net
tercümesinin ortaya konma-
sında fayda var.
Fatih Sultan Mehmet’in
orjinal metindeki ifadesi
şudur: “Kim Allah’ın Kitabı’na
ve Resulullah’ın sünnetine
muhalefet ederse, Allah ve
Resulünün haram kıldığını
helalleştirmeye çalışırsa,
Müslüman kardeşinin vakıf-
larını bozmaya, hayırlarını
tahrip etmeye ve hasenatını
iptal eylemeye gayret gös-
terirse ve mü’minin hayır
müesseselerini işlevsiz hale
getirmeye taarruz ederse,
artık Allah’ın gazabı ile
dönmüş olur; son durağı ve
oturağı cehennemdir. Cehen-
nem, ne kötü bir varılacak
yerdir.” 
Burada Ayasofya’ya
direkt atıfta bulunulmamak-
tadır. Ancak sonraki siyasî
gelişimler, günümüze değin
iktidar tarafları ve muhalefet
açısından istismar konusu
haline getirilmiştir. Bu konu-
ya daha çok fakihlerin yorum
getirmesinde fayda görü-
yorum. Çünkü dinî anlamda
Ayasofya’da namaz kılmanın
zarureti yoktur. Günümüzde
mekân açısından böyle bir
Üstad
Necip Fazıl’ın 1965’te yaptığı Ayasofya Konferansı’nın özünde şu
ifade yer alır: “Ayasofya açılacak!.. Bütün değer ölçülerini, tarih hükümle-
rini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve her şey hakkındaki gerçek
miyarları çerçeveleyici bir kitapgibi açılacak...”
BÜYÜKKİLİSE”
AYASOFYA
ihtiyaç da yoktur. Vasiyette
konusu geçen fetihlerden
sonra İslam adına yapılan
eserler, vakıflar ve bunla-
ra bağlı insanlığa hizmet
noktasında faliyet veren
okulların ve imarethanelerin
dönüştürülmesine karşın bir
vasiyet söz konusudur.
Mescid-i Aksa ile Aya-
sofya arasında bağlantı
kurmaya çalışanlar da yanılgı
içindedirler. Kur’an-ı Kerim’de
Mescid-i Aksa’nın önemi ve
işlevi zikredilir. Peygamber’in
hayatında da bu gözlemlen-
miştir. Ayasofya’nın kutsal
değerlerimizce bir tutanağı
yoktur. Referandum gerek-
tirecek bir durumda, tabiî
ki kulaktan dolma bilgilere
sahip halk, Müslümanlığı
birçok konuda geleneklerle
karıştırdığı gibi bu konuda
da yine cami olması yönünde
oy kullanacaktır.
İstanbul ve diğer birçok
şehrimizde olan kiliseler,
kilise olmaya ve kalmaya
devam etmelidir. En makulu
ise müze statüsünde korun-
masıdır ki bu konu da hassas
kimi milliyetçiler” açısından
rahatsız edici olmasın.
Üstad Necip Fazıl’ın
1965’
te yaptığı Ayasofya
Konferansı’nın özünde şu
ifade yer alır: “Ayasofya
açılacak!.. Bütün değer öl-
çülerini, tarih hükümlerini,
dünyalar arası mahsup
sırlarını, her iş ve her şey
hakkındaki gerçek miyarları
çerçeveleyici bir kitap gibi
açılacak...”
Ayasofya, nitekim
1980’
de açıldı. Cami olarak
namaz kılınmıyor, fakat
kapıları açık ve günümüz
şartlarında insanların gönlü
ile Allah arasındaki ziyaretler
için beklemede. Ayasofya,
Dünya Kültür Mirası olarak
yerini alabilir. Hem kilise,
hem de cami olarak hizmeti-
ni tamamlamıştır.