79
ocak
2014
beşerî belleklerde de, tarihsel
dokümanlarda da yerini alır.
Savaşın ortaya çıkardığı kaygılar,
kişinin yaşama içgüdüsüyle orta-
ya çıkardığı kötü ve bencil yönü,
her vakit istenmez görüntülere
tanıklık etmiştir. Ruhun geri plana
atılıp bedenin var olma kaygısının
öne çıkması, pek de hoşa giden
sonuçlar içermez. İnsanın yaşama
isteğinin sınırdan azadeliği, en çok
da savaşlarda her türlü mücadeleyi
mubah kabul eden bir anlayışa
dönüşür.
Savaşın sebebi, dünya denge-
sinde oluşturduğu eksen kaymaları
değil bu yazıda incelemek iste-
diğimiz. Tamamen insan odaklı
bir yaklaşımla savaş bünyesinde
inkişaf eden ve kişi ruhunu tırma-
layan bazı olgulara değinmek...
Suriye Savaşı’nın ortaya çıkar-
dığı manzara, her açıdan karanlık
ve kasvetli. Her ne kadar bu bir iç
savaş olma niteliğine haiz bulunsa
da gerek sosyo-politik, gerekse
coğrafi açıdan komşu ülkeler, Orta
Doğu kadar diğer dünya ülkelerini
de bir şekilde alakadar ediyor. Söz
konusu çatışmaları, Arap Baharı
ile yeniden şekillendirilen coğraf-
yada başka unsurların da devreye
girmesiyle dış güçlerin bir savaşı
olarak yorumlamak da mümkün.
Yüz binlerce kayıp
Sebep ne olursa ve nasıl işlerse
işlesin, 2011’de başlayan bu savaş,
uzayan süreyle birlikte bilançoyu
ağırlaştırmaya devam ediyor. Ölü
ve göçmen sayısının ortaya çıkar-
dığı dehşet, yaralananları, kalıcı
engellere sahip olanları, ekonomik
kayıpları görmemizi engelliyor.
Konuyla ilgili veriler, modern
zamanın en korkunç savaşının
sessizce devam ettiğini kanıtlıyor.
Birleşmiş Milletler’in Eylül 2013
tarihli açıklamasına göre, savaşta
hayatını kaybedenlerin sayısı 120
bini aştı. Hapishanelerde işkence
ve kötü muamele gören tutuklu
sayısı ise on binlerle ifade ediliyor.
İnsan hakları ihlallerinin ardı arkası
kesilmediği gibi, savaşta kimyasal
silah kullanıldığının ispatlanması da
savaş suçlarının mahiyeti ve yaşa-
nan trajedinin büyüklüğü hakkında
bilgi veriyor.
İşlenen suçların kınanmaktan
başka yaptırımla karşılaşmadığı bu
savaş, arkasında harap olmuş bir
ülke, tarih ve kültürel miras bıraka-
rak devam ededursun, savaşın ağır
yükünü çekenlerin sayısı da artıyor.
Coğrafî, kültürel ve siyasî
ortaklığımızın bizi kayıtsız bıraka-
madığı bu savaştan direkt olarak
etkilenmemiz de beklenen sonuçtu
tabiî. Suriye Savaşı’nın ülkemiz
üzerindeki yansımaları çeşitli alan-
larda görülse de insan odaklı bir
irdeleme yapma arzumuzla birkaç
sosyolojik değerlendirmede bulun-
mayı tercih edeceğiz.
Suriye’deki savaşın uluslararası
camiada ilk görünür yönü, can
ve namus güvenliğinin tehlikeye
girmesine bağlı ortaya çıkan nüfus
hareketliliği oldu. Güvenli bölge
ve ülkelere göç etmek zorunda
kalan bu insanlar, gittikleri yerlerde
yaşam biçimine bir şekilde etki
ettiler. Göç alan ülkelerin, konuya
en ilgisiz vatandaşı dahi bir şekilde
bunun yansımasıyla karşılaştı.
Göçlerin ilk olarak sınır kom-
şularına gerçekleşmesi “doğal bir
sonuç” idi. Bu çerçevede Suriyeli-
lerin eskiden beri pek bir heveskâr
oldukları Türkiye’yi tercih etmeleri
de hiç şaşırtmamıştı. Suriyeliler,
daha evvel lüks mağazalardan
alışveriş yapmaya, tatillerini ge-
çirmeye geldikleri Türkiye’ye artık
canlarını kurtarmak için sığınıyor-
lardı.
Suriyeliler, sadece Türkiye’ye
göç etmemişlerdi tabiî. Ürdün,
Lübnan, Irak ve Mısır’a göç etmek
zorunda kalan insanların sayısı da
milyonlarla ifade ediliyordu. BM
Mülteciler Yüksek Komiserliğine
göre, dünyada en fazla insanın göç
etmek zorunda kaldığı ülke Suriye
idi. Bu tek tespit bile bir ülke in-
sanının yaşadığı dramı göstermesi
açısından yeterliydi aslında.
Birleşmiş Milletler’in 2012
yılındaki verilerine göre, Suriye’de
21,1
milyon insan yaşarken savaş
sonrası en az 7 milyon insan, yani
nüfusun üçte biri yaşadığı yeri
terk etti. Bu hareketliliğin yaklaşık
4
milyonu ülke sınırları içerisinde,
geri kalanı ülke dışında gerçekleşti.
Suriye Savaşı’nın göç çetelesi
bununla sınırlı değil. Yazık ki ül-
keden kaçanların yarısını çocuklar
oluştururken, bunların dörtte üçü
de 11 yaşın altında. Son 20 yılın
en büyük mülteci sorunlarından
birini yaşayan Suriye, 1994’teki
Raunda Soykırımı’ndan bu yana
en büyük mülteci göçünü yaşayan
ülke.
Savaşı, sadece göç ve kayıplar
üzerinden değerlendirerek de
yaşanan insanlık dramına tanıklık
edebilmemiz mümkün. Realite iç
acıtıcı ve üzücü olsa da ülkemizde
Suriyeli göçmenlerin bir tür “isten-
meyen insanlar” ilan edildiklerini
görebiliyoruz. Bu psikolojiye ise
bazılarının siyasî görüşleri, bazıla-
rında da mevcut durumlarını koru-
ma, rahatlarını bozmama istekleri
sebep olabiliyor. Suriyeli kadınları
evlilikleri için bir tehdit unsuru
gören kadınları da ayrı bir başlık
altında kategorize edebiliriz.
Savaşın erkek nüfusunu azalt-
ması ve kadınların kimsesiz ve
çaresiz olarak komşu ülkelere
sığınmaları, mevcut bölgelerdeki
erkeklerin suistimal mekanizmaları-
nı harekete geçiren bir olgu. Ka-
dınların muhtaçlığı üzerinden çıkar
sağlamayı kimliklerine yakıştıran
kimi erkeklerin tutumları, kadınların
genelinde bir önyargıya yol açmış
durumda.
Ülkemizde de özellikle göçmen
sayısının fazlalaştığı vilayetlerde
çeşitli bahanelerle bu kadınların
çaresizliklerinden istifade etmeye
yeltenen erkekler olduğu biliniyor.
Evli erkeklerin Suriyeli kadınlarla
ikinci evliliklerini yaptıkları da görü-
lüyor. Suriye’nin yasal düzeneğinde
çok eşle evliliğin onaylanması,
Suriyeli kadının burada da aynı
algıyı korumasını sağlıyor. Savaş
koşullarının acımasızlığı da bu tür
teklifleri kabullenmelerini kolaylaş-
tıran önemli bir etken.
Bu erkekler, gizli kapaklı sözde
nikahlarla birlikteliği tercih ederek
kendi vicdanlarını rahatlatmak ve
ortaya çıkması halinde kamuoyun-
da oluşacak prestij kaybını en aza
indirgemeyi amaçlayabiliyorlar. Öte
yandan -önemsenmeyecek oranda
da olsa- fuhuş piyasasına sürülen
göçmen kadınların piyasa değe-
rini düşürmesi, sektöre ulaşma
imkânını arttırıyor. Nadiren de olsa
eşinden ayrılıp Suriyeli kadınlarla
evlenen erkeklere rastlanması,
Türk kadınlarının bunlara tepki
göstermesi için yeterli oluyor.
Aslında bu tür evlilik ya da
ilişkilerin sayısının fazla olduğu
söylenemez. Lakin bazı mihrakların
bunu yaygınlaşmış uygulama ola-
rak yansıtma amaçları da hedefine
ulaşıyor. Üstelik kimi erkeklerin
Demokles’in kılıcı” gibi eşlerine
sık sık Suriyeli kuma tehdidinden
bahsetmesi, Türk kadınında öfke
ve nefret gibi aşırı duyguları hare-
kete geçiriyor.
Kadının doğasında evliliğine
yönelik tehlikeleri bertaraf etme
isteğinin bulunması ve bazı er-
keklerin çaresiz kadınları kişisel
tatminleri için kullanmaları, garip
ve bağlantılı bir sonuç doğuruyor.
Özellikle Güneydoğu’da, erkeklerin
eylemlerine bağlı olarak kadınlarda
savunma mekanizması oluşmuş
durumda. İlk başlarda göçmenlere
yardım eli uzatan çoğu kadında,
artık Suriyeli göçmenlere karşı
istemezlik, öfke, hatta nefret gö-
rülebiliyor. Oysa bu, tüm dünyanın
gözleri önünde cereyan eden bir
insanlık suçunun cezasını kadın ve
çocukların çekmesi için yeterli bir
mazeret değil.
Temelinde erkek davranışı yatan
bu psikolojik davranışın bertaraf
edilmesi, zor durumdaki bu insan-
lara yardım elinin uzatılması için
lazım olan, erkeklerin bu kadınlara
insanî duygularla yaklaşması.
Savaşı sadece Suriyeli değil, Tür-
kiyeli kadınlar için de imtihana
dönüştüren bir manzaranın engel-
lenmesi de yine erkeklerin elinde
gibi görünüyor.