67
ocak
2014
adabitmez
makam, mevki, servet, güç gibi konulardaki
sınavlarda kaybetti. Meseleye bu açıdan ba-
kalım ve makam ve de mevki sahibi oldukça
nasıl değiştiğimizi ve dönüştüğümüzü dü-
şünelim.
7.
Herhangi bir taraftan görünüp, ortaya
çıkan manzaraya dışından üzülen ama için-
den zil takıp oynayanlar var. Özellikle kav-
gayı devam ettirme meraklıları var. Olayı
başka noktalara getirenler de onlar. Bunla-
rın derdi, bir tarafı savunur gibi yapıp diğer
tarafı tahrik etmek ve ortaya birçok tartışma
konusu çıkararak kendi konumlarını kav-
ganın argümanları ile güçlendirmek. Kimi
haklı çıkmak, kimi herhangi bir taraftan
birine duyduğu intikamın izini sürmek der-
dinde. Peki, bunların ne kadar farkındayız?
8.
Değerlerimizi ortaya dökerek değersiz-
leştirdik. Şimdi de bağırarak ne kadar de-
ğerli olduklarını iddia etme peşindeyiz. Ta-
raflar birbirlerini dinlemiyorlar, birbirlerine
bağırıyorlar. İnsanların “bağırırken düşüne-
medikleri” gerçeğiyle örtüşen bir manzara
duruyor karşımızda. Taraflar kulaklarını tı-
kamış, tüm güçleriyle bağırıyorlar. Bu kadar
gürültülü bir ortamda duyabildiğimiz o ki,
ya birbirlerine itham peşindeler ya da kendi
değerlerinin, sundukları hizmetlerin kutsal-
lığı, büyüklüğü, alternatifsizliği gibi söylem-
lerle sarraf hassasiyetini çok geride bırakmış
durumdalar.
9.
Dostluk bitince vefa da biter. Dostluk,
iyilik ve hoşgörü gibi kavramların içinden
menfaat”i çekince, geriye pek de bir şey
kalmadığını, dolayısıyla bu kavramların as-
lında o çirkin, o habis kelimeyi kimsenin
kendine kondurmaması yüzünden bir kılıf
olarak kullanıldığını görmüş oluyoruz. Her
şerde bir hayrın olması hakikatini bir kez
daha müşahede ediyoruz. “Hakiki” dostla-
rın, “hakiki” hoşgörünün ne olduğunu, ne
olmadığını, kimlerde bulunup bulunmadı-
ğını test eden bir turnusol kâğıdı vazifesi
yapmakta mevcut tartışmalar.
10.
Bu kavga kime yarar? Her şey plan-
landığı gibi devam ederse, bu kavga önce
Türkiye’ye zarar verir ve haliyle Türkiye
düşmanlarına yarar. “Kavgadan ne kadar
menfaat elde edebiliriz” diye bekleyen siyasî
ya da uluslararası akbabalar, ellerini ovuş-
turmaya başladılar. Kavgayı körükleyenler,
bunun vebalini üzerlerinde taşıyacaklardır.
Ancak bu tür konuların her zaman hesap-
landığı gibi gitmediğini de geçmiş tecrübe-
lerden biliyoruz.
Mevla görelim neyler, neylerse güzel ey-
ler...
diğerlerini kendi oluşturduğumuz merkezin
ne kadar uzağında ya da yakınında görürsek
ona göre eleştiriyor ya da sahip çıkıyoruz.
Karşıyı itham ederken kendimizi sütten
çıkmış ak kaşık olarak görüyoruz. Otokritik
kabiliyetimiz hemen hemen hiç olmadığı
için, kendi yaptığımız hataları da görmüyo-
ruz –göremeyiz de-. Herhangi bir taraftan
herhangi bir kişinin bir otokritik yaptığına
şahit oldunuz mu? “Böyle bir kavganın orta-
ya çıkmasında bizim de hatalarımız olmuştur,
bundan sonra onları düzeltmeye yönelik çalış-
malar yapacağız” diyen duydunuz mu?
2.
Eleştiriye tahammülümüz yok. Kendi
tarafımız dışındaki düşünceleri, uygulama-
ları ve liderleri pervasızca eleştirirken, ay-
nıyla bize mukabelede bulunulduğunda ise
çılgına dönüyoruz. Bunun sebebi, birinci
maddedeki etnosentrik bakış açısı. “Bizim
tarafta ne varsa tartışılması yasak, biz doğ-
ruyuz, bizim davamız hak, diğerleri yanlış
yolda. Henüz hidayete erememiş zavallılar
olduğu için, her türlü atış serbest…”Her bir
oluşumun, düşüncenin ve liderinin, kendi
içinde bir değer ifade ettiğini unutuyoruz.
İlaveten liderler de insan ve pek tabiî ki on-
lar da hata yapabilirler.
3.
Kavganın görünen yüzü ile gösterilme-
yen yüzü birbirinden farklı. Dershanelerin
kapatılmasının, Türkiye’nin öncelikli ve acil
bir meselesi olduğuna pek inanmıyoruz.
Ama böyle bir meselenin kamuoyunda bu
kadar gürültü çıkarması da hayli entere-
san. Zaten meselenin dershane olmadığını,
tartışmanın dershane diye başlayıp hemen
bambaşka bir yere gitmesinden anlamak
mümkün. Birden açılan eski defterlerin,
daha önceden dillendirilmeyen birtakım
meselelerin ortaya dökülmesi, aslında daha
derinden bir mücadelenin varlığını göste-
riyor. Herkes eteğindeki taşı döküyor, ağ-
zındaki baklayı çıkarıyor. Her yeni bilgiyle
bazen üzülüyor, bazen hayret ediyoruz.
4.
Tarafların Müslüman kimliklerinden
olsa gerek, sürekli İslamî kavramlara, uhuv-
vete (kardeşliğe) vurgu yapıyoruz.İşin özüy-
le ilgili bir problem olmasa da taraflar adına
ortaya çıkan birçok kişinin hal ve hareketle-
rinden “asıl kavganın bir güç mücadelesi”ol-
duğunu ve bu dünyaya hükmetmekten öte
bir anlam ifade etmediğini ya bilmiyoruz,
ya bilmezlikten geliyoruz. Dünyevî çabala-
rımızı ve hedeflerimizi ilahî gayelermiş gibi
göstererek meşrulaştırma ve kutsîleştirme
yoluna gidiyoruz. Bu, bir meşrulaştırma
yöntemi olarak sürekli kullanılıyor, ancak
dünyevî hırslarımızı uhrevî perdelerle örtü-
yoruz.
5.
Kavgada gerçek yüzümüz belli oluyor.
Bir taraftan dinî kavramları kullanıp uhrevî
maksatlardan, kardeşlikten, hesap günün-
den dem vururken, diğer taraftan her türlü
seviyesiz ithamlara, küfürlere, hakaretlere
yer verebiliyoruz. “Peygamberin bile kıblesi
şaştı oğlum” gibi, görenleri hayrete düşüre-
cek hadsizlikler ortaya çıkabiliyor. Biri, bir
tarafın liderinin resmine fotomontajla bir
kız resmi yapıştırıyor; diğeri, diğer tarafın
liderini başka resimlerle montajlayarak ne
gibi manzaralar çıkabileceğinin tasvirini
yapıyor. Söylenen seviyesiz sözler sahipleri-
ni ilgilendirse de, bu kişi hangi taraf adına
konuşuyorsa, o taraf o ferde karşı açıkça bir
mesafe koymadıkça, grubundaki herkesi so-
rumluluk altına itecektir.
6.
Tarafların birbirlerine yönelik itham-
ları birbirinin aynısı. Tartışmada kullanılan
argümanlar iki taraf için de dillendirile-
biliyor. Bunlara bakarak dışarıdan gözlem
yapan biri rahatlıkla şöyle diyebilir: “Yok
aslında birbirlerinden farkı…” Şu gerekçe-
lere bakın: “Güç zehirlenmesi”, “gözünü
dünya hırsı bürüme”, “kontrolsüz güç”, “fiş-
leme”, “başkalarına hayat hakkı tanımama”,
kadrolaşma-kadro dışı bırakma”, “yarı yol-
da bırakma”, “vefasızlık”, “ihanet”…
Gerçekten her iki taraf için de düşünün…
Ya da kavganın tarafı olmayanlara da sora-
lım, hanginiz gücü ele geçirince adil olaca-
ğınıza, hak ve hukuk gözeteceğinize, herke-
se adaletle muamele yapacağınıza, kendi ta-
raftarlarınızı kayırmayacağınıza, aleyhinize
de olsa doğruları dillendireceğinize garanti
verebiliyorsunuz? Buna kim hazır? En çok
sorgulamamız gereken nokta bu olsa gerek.
İnsanoğlu, var oluşundan bu yana en çok da