57
ocak
2014
örneği vermek isterim. Girdiğim bir tost-
çuda görüyorum Zaman gazetesini, tam
da operasyonun yapıldığı günden bir gün
sonra. Dükkâna girdiğim andan itibaren
Atın bakalım üstümüze suçu” diyor tostçu.
Ses çıkarmadan çayımı içerken bana, “Ama
Başbakan’ın bir suçu yok. Her yerde çü-
rük yumurta olur” diyor tostçu. Demek ki
Cemaat’te bulunan fitnebazların Erdoğan
üzerine oynadığı kart tutmuyor. Ancak yine
Cemaat mensubu bu tostçu ağabeyden şunu
düşünmesini istiyorum dükkândan çıkarken:
Madem Başbakan’ın yanında çürük yumur-
talar olabilir. Cemaat’te olamaz mı?” “Gide-
rayak sıkıntıya soktun beni” diyor gülerek…
Oto sanayine gittiğim gün bakım için gir-
diğim egzoz ustasının masasında da Zaman
gazetesi var. “Ne güzel, yine denk geldim”
diyorum. Hiçbir siyasi konuşma yapmama-
mıza rağmen ustanın bir arkadaşı “Yıkıldı mı
kardeşliğiniz?” diyerek geliyor. Usta, “Vallahi
bugün son. Dün aradım, ‘13 yıldır alıyorum,
bir daha göndermeyeceksiniz. Gerekçe filan
sorgulamayın. Gelmeyecek!’ dedim, o kadar!”
şeklindeki telefon konuşmasını anlatıyor
hiddetle. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi şaşı-
rıyorum o anda.
Sorgulama yapması gerekense elbette sa-
dece Cemaat mensupları değil. Sorgulama
yapması gereken, bu noktadan sonra özel-
likle AK Parti’nin kendisidir. Bu sorgulama,
en baştan ifade ettiğimiz silsileden hareketle
asla “Oyumuz kaybolur mu? Nasıl aynı po-
tansiyeli koruyabiliriz?” sorgulaması olamaz.
Gidenkötü, kalan iyimi?
Şöyle anlatalım: Dershane tartışmalarının
başladığı günlerden beridir AK Parti’den is-
tifa eden milletvekillerinin haberlerini izliyor,
okuyoruz. Sürekli biçimde sığ parti teşkilatı
gözüyle bakılan bu gelişmelere “Çürük yu-
murtalar temizleniyor” argosuyla yorum ya-
pılıyor. Diyelim ki istifa edenlerin hepsi de
işe yaramaz, Başbakan’ın kuyusunu kazan
adamlardı. Peki, kalan demek, sağlam demek
mi olacak bundan sonra?
Bu konuda çok basit bir örneği yine Ül-
kücü camiadan verebiliriz sanırım. Muhsin
Yazıcıoğlu ve birkaç arkadaşı Milliyetçi Ça-
lışma Partisi’nden ayrıldığında “hain” ilan
edilmişler, camia tarafından mesnetsiz ifti-
ralarla karalanmışlardı. Gerçeklerin ne ol-
duğunu, yine çok basit bir göstergeyle Şehit
Yazıcıoğlu’nun cenazesinden anlayabiliriz.
Zira yine bir argoyla Ülkücü camianın kendi
içinde yaptığı argo muhasebelerden biri,“Ni-
zamcılar gitti, âlemciler kaldı” şeklindeydi.
Bundan sonra AK Parti teşkilatının bu ör-
nekten hareketle yapması gereken, Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın bundan sonraki
süreçte ensesine bakanları tespit etmektir.
Bugünlerde il il millî iradenin nabzını tutan
Başbakan’ın, konuşma yapmak üzere çıktığı
otobüslerin tavanları ne kadar da dolu. Her
nedense, hiç alışık olmadığımız manzaralar
bunlar. Bu noktada izlenmesi gereken strate-
jide Erdoğan Bayraktar ismi çok mühimdir
ki göstermelik istifası üzerine söylediği söz-
ler, gözlerde kendisini itibarsızlaştırmamış,
Başbakan’ın ensesinden gözünü ayırmayan-
ları daha çok saklamıştır.
Halkbank’a bakarken
girilenyanlışlar
Teşkilatın sorgulaması gereken bir diğer
şeyi yetkili ağızlar eliyle gündemine aldığını,
yalnız belki de gündemin sıcaklığı ve aceleci-
liğinden kaçırdığını da ayrıca düşünüyorum.
Bu konu, operasyona Halkbank üzerinden
bakma konusudur.
Halkbank ile operasyon kapsamında bir
araya getirilen isimlerin çokça aynı sistema-
tiğin içine sokulması, Halkbank’ı yüceltmek
adına bir politik ağ dizisine sokma becerisin-
den başka bir şey değildir.
Konuyu şöyle ele alalım: 17 Aralık 2013
günü gerçekleştirilen operasyon, başta belirt-
tiğimiz üzere, tutmayan özel şartlar sebebiyle
agresifleşen sistem düzenbazlarının askerî
vesayet noktasında elleri zayıflayınca yargıyı
devreye sokarak gerçekleştirdikleri bir dar-
be girişimidir. Bu operasyon, bir operasyon
değil, üç ayrı dosyanın eş zamanlı kovuştu-
rulmasıyla birbirine örülmüş bir delikız dan-
telidir. Öyleyse operasyon-“lar” kapsamında
isimleri geçenlerin de hangi sebeple ifadeye
alındıkları ve tutuldukları birbirinden ayrıştı-
rılmalıdır. Eğer bir kısım medyanın empoze
tuzağına düşülürse, iş adamını da, bakan oğ-
lunu da, banka genel müdürünü de, yabancı
şahısları da ister istemez aynı karede görme-
ye çalışır ve doğrudan hepsini de savunarak
ya kurunun yanında yaşı da yakarsınız ya da
yaşla beraber kuruyu da kurtarırsınız. Eğer
Sonuna kadar gidilsin, akla kara ortaya çık-
sın” deniyorsa, bu tuzağa dikkat edilmelidir.
Ayakkabı kutularında bulunan milyon do-
larların, söz konusu herhangi bir “özel şartın”
ürünüolmadığıkonusundaiseiddialıyım.Za-
ten bu sebepten konuya “Halkbank’ı yücelt-
mek adına, onu bir politik ağ dizisine sokma
becerisinden” dem vurmaktayım. Halkbank
Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın evinde
bulunan para, -her şey ayyuka çıktığı için
iddiama bu söylemi katmak zorunda hisse-
diyorum kendimi- çok net şekilde bir istih-
barat savaşından ele geçirilen bir paradır. Bu
paranın nasıl geçirildiğinin şu noktada öne-
mi yoktur. Çünkü paranın Aslan’a emanet
edildiği istihbaratını edinen gizli servis veya
servisler, bu para emanet elden çıkarılmadan
diğer dosyalara bir “özel şart”oluşturması se-
bebiyle güya “suçüstü” yaptırmışlardır.
Ortalıkta dolaştırılan sahte fotoğraf ve
belgeler eliyle desteklenen bu özel şartlara,
çok iğrenç dedikodularla da ilginç bir hal
aldırılmıştır. Her evde bir para kasası bulu-
nabilir. Ama her evde bir para sayma maki-
nesi bulunmaz. İşte konu, ayakkabı kutusu
üzerinden para sayma makinesine bağlan-
mış, polisin çektiği fotoğraflarda görünen
para sayma makineleri, arama yapılan evlerin
maliklerine ait gibi gösterilmiştir. Bu “yanlış
anlama” savcılık ve emniyet tarafından “Para
sayma makineleri emniyete aittir” şeklinde
tekzip edilse de başta ana muhalefet tarafın-
dan her fırsatta bu yalanın üzerine gidilmesi
ilginçtir.
Millî iradevesayeti” ha?!
Ortada gizli servis savaşlarının döndüğü
aşikârdır. Bütün bu sürece ilaveten sınırda
güya yakalanan bir tır üzerinden daha göre-
ve yeni getirilen İçişleri Bakanı Efkan Âlâ’ya
kurulan kumpas, şu günlerde muhteşem
dörtlüyü oluşturan Başbakan Erdoğan, Ba-
kan Davutoğlu, Müsteşar Fidan ayaklarına
onun da eklendiğini açıkça göstermektedir.
Âlâ’yı hedefe yerleştiren şu olabilir mi? Gezi
olayları sırasında saman altından yürütülme-
ye çalışılan paralar, bilindiği üzere MİT tara-
fından kaydedilmiş, bir şebekenin ekonomik
kumpas oyunu çökertilmişti. Âlâ, görevinin
başına geçer geçmez operasyona dair çok
çarpıcı şu sözleri söylemişti: “Kimlerin dolar
aldığını biliyoruz. Ben bir şey söylersem, ona
şüpheyle bakmıyorumdur.”
Pehlivan Padişah Abdulaziz Han’ın
Fer’iye Sarayı’nda nasıl şehadete eriştiğini
hepimiz az çok biliriz. İntihar süsü verilen
olayın intihar değil de cinayet oluşunun en
güçlü kanıtı,Pehlivan Padişah’ın iki bileğinin
de kesik oluşudur. Cinayete azmettirenlerin
de Padişah’ın en yakın yürütme arkadaşları
olduğu bilinir. Bu ülke, tarihinin kirli sula-
rında yüzünü yuya yuya öğrendi politikayı.
Artık yosunu çiçekten ayırt etmeyi öğrendi.
Millet, her türlü vesayetten kurtulmanın ça-
basında. Bu çabayı gören bazı iğrenç ağızlar,
Başbakan Erdoğan’ın her ne durum olursa
olsun sineye basılmasına “millî irade vesayeti”
diyor. Yazık!.. Milletin iradesi dahi vesayete
denk düşmüş ya, herhalde bu sistem artıkla-
rının düşüneceği son çare, Evropa’dan ecnebî
erkekler getirmek olur herhalde (!)…