28
ocak
2014
Analiz
haber
ajanda
kapatılmaya çalışılsa da sonuç alınması zor
olur. Öğrenci ve veliler açısından okul dışı
fazladan bir eğitim veya takviye alma ihti-
yacı olduğu sürece bunun bir şekilde devam
edeceği de göz ardı edilmemelidir.
Öncelikle Türkiye’nin, geçmişten bugü-
ne eğitim açısından belli başlı sorunları ve
sorunlarla baş etme sürecini tarihsel olarak
gözden geçirdikten sonra dershanelerin na-
sıl sistemin bir parçası olmaya başladığını
açıklamaya çalışalım.
Özellikle Avrupa ölçeğinde eğitimin ta-
bana yayılması daha çok 18. yüzyılın sonla-
rına doğru hızlanırken ve buna bağlı okul-
ların sayısı ve okuma yazma oranları hızla
artarken, 19. yüzyılın sonlarına doğru bizde
de eğitim meselesi ciddi olarak ele alın-
maya başlamış oldu. Durum böyle olsa da
eğitimin tabana yayılması ve okulların artışı
ve buna bağlı olarak da öğrenci sayılarının
artması neredeyse 20. yüzyılın ikinci yarı-
sından itibaren ivme kazanmaya başlamıştır.
İlk başlarda, özellikle ortaöğretim kurum-
larını bitiren öğrenci sayısının az olmasının
yanında üniversite sayımızın da az olması,
ortaöğretimden yükseköğretime geçişte çok
sorun teşkil etmemiştir. Ancak 1970’lere
doğru, özellikle ortaöğretim kurumlarının
memleket sathına yayılmasının sonucu ve
köyden kente göçün etkisiyle öğrenci sayısı
hızla artmaya başlamamıştır.
Sonuçta, hepimizin bildiği gibi 1970’li
yıllarda, senede bir defa da olsa gelenek-
selleşen üniversite sınavları hayatımızın bir
parçası haline gelmiştir.Dolayısıyla her sene
artan öğrenci sayısı, yani üniversiteler önün-
de girmek için bekleyen yığınla öğrenci,
ama o öğrencilerin girebileceği kadar yeterli
kontenjanı olmayan üniversiteler sorunu
2000’
li yılların başlarına kadar en temel
meselelerimizden biri olmuştur.
Okul çok, üniversiteyok
Diğer taraftan, ilk başlarda çok da kendi-
ni hissettirmeyen, önceleri daha çok itibarlı
meslek liselerine giriş için kısmi ve bazen
de yerel çapta yapılan sınavlarla yavaş yavaş
geleneksel ortaöğretime geçiş sınavı haline
gelme süreci, özellikle itibarlı Anadolu ve
fen liselerine girme yarışıyla daha da ivme
kazanmıştır. Tabiî başlarda Anadolu lisele-
rinin ilkokuldan sonra öğrenci aldığını ve
sınavlarının iki aşamalı olduğunu da unut-
mamak gerekir.
Görüldüğü gibi 2000’li yılların başına doğ-
ru neredeyse eğitim sistemimiz,bir nevi sınav
endeksli bir sistem haline dönüşmüş ve ister
istemez yarışı da beraberinde getirmiştir.
Tarihsel olarak Türkiye ölçeğinde sosyal
sınıflar birbirlerinden çok keskin sınırlarla
ayrılmamıştır. Ancak özellikle ekonomik
bağlamda az gelirli, daha çok kırsalda ya-
şayan bir sosyal grubun yanında eğitimli
ve ekonomik durumları iyi olan devlet me-
murları ve az da olsa sanayici veya fabrika
sahibi kişilerin oluşturduğu bir üst gruptan
bahsedebiliriz. Sonuçta, özellikle alt sosyo-
ekonomik grup için bir üst sosyal sınıfa,yani
dikey geçişin en önemli araçları köyden ken-
te göç edebilmek veya göçülmese de eğitim
alarak özellikle devleti temsil eden bir me-
muriyet makamına erişebilmek önemli bir
sıçrama aşamasıydı. Yoksa ekonomik olarak
zenginleşmek, sanayici veya tüccar olabil-
mek –pratikte- çok kolay da görülmüyordu.
Bunun bir örneğini hem kendimden, hem
de köylerimizden verebilirim. Bir çok anne
baba, çocuklarını daha bir üst okula gönde-
rebilmek ve eğitimlerini finansa edebilmek
için şu deyimi çokça dillendirirdi: “Şapkamı
satar, yine okuturum.” şeklindeydi.
Bu duruma bir de köyden kente göç ve
nüfus artışını eklediğimizde, eğitime olan
talep her yıl artmaya başlamış, ama aynı
ölçekte okul sayılarının artmadığından so-
runlar daha da artmıştır. Bunların başlıca-
ları, Osmanlı’dan bu tarafa öğretmen açığı
ve okul sayılarının -özellikle yükseköğretim