97
ekim
2013
Hikâye
haber
ajanda
>> Okuduğu kitaptan
başını kaldırdığında çay
istediğini bilirdimmesela.
İnce belli, küçük cam
bardakta içerdi çayı. Sık sık
tazelemek gerekirdi dola-
yısıyla. Bardağının kenarı-
na adının baş harfini yaz-
dırmıştımsevinçle. Öyle,
cama yazı yazan ustalar o
zamanlar da vardı. Nadir
bulunurlardı, ama varlardı.
Şimdi fabrikasyon oldu ne-
redeyse bu sanatlar. Kim
kimi seviyorsa, kupasına
resmini bastırıyor, tişörtü-
ne adını yazdırıyor, ayna
kenarlarını ve havluları
sevdiğinin adıyla süslüyor
sabah uyanıp aynaya bak-
tığında, güne onun adıyla
başlamak ve yüzünü
onun adına sürmek için.
Hep romantik gelmiştir
bu tür armağanlar bana.
Kişiye özel ve üzerinde
düşünülmüş… Bir dükkâna
gidilip de alınıp çıkılmamış
hediyeler…
Bu sabah İsmet’i ilk
gördüğümgünün onuncu
yıl dönümü ve yine aylar-
dan Eylül. Eylül, sarımtırak
ruhlar için şölen demek.
Hüzün şölenleri, keder-
lerin en dibine batmak
demek… Sabah çiğinin
yavaş yavaş düşmeye
başladığı toprak, camları
buharlanmaya başlayan
arabalar gibi gözleri de
buğulu uyanmaya başlar
bu ayda sarı ruhların. Sa-
rarmak, yok olmaktan bir
önceki aşama gibi. Yaprak-
lar kopmadan önce sararır,
güneş batmadan önce ve
insanlar ölmeden önce
sararırlar… Görünürlüğün
son rengi, başkalaşmadan
ve karışmadan önceki son
hali maddenin sanki ve
enerjinin cılız ışığı…
Avuçlarıma alıp ufaladı-
ğımkurumuş bir yaprakla
konuşuyorumbu sabah.
Sarılardan erken düşüp
kurumuş, ufalanmayı
bekliyordu ayakucumda.
Gururlu bir insanmakbul
müdür? Okuduklarımve
öğrendiklerime bakılırsa
pekmakbul değil. Bunun
üstüne çıkabilen, yani ezil-
meyi göze alabilenmakbul
bulunuyor büyük adamlar
tarafından. Benimbüyük
adamlarımöyle diyorlar:
Perişan, pejmürde olma-
mış, bedeni eziyet çekme-
miş biri ruhsal sıçrama
yapamaz.”
Benmiyimeziyet çeken,
yoksa -elimde ovuşturdu-
ğum- bu vaktinden önce
kuruyan yaprakmı? İsmet
nasıl o kadar sararabildi
sonra? Vakti mi dolmuştu?
Vakitlerimizin yaşlarımıza
göre dolacağını da nereden
çıkarıyordum? İnsan yaşa-
mında vakit, bir istatistik
birimidir sadece aslında.
Gerisi, iki ezan arasıyla, iki
namaz arasıyla ölçülür.
Her an vakit, saatin dolma
anıdır. İsmet de öyle, iki
ezan arasında bir vakitte
doldurmuştu zamanını.
Çekip gitmişti işte…
Bir yıldönümü hediyesi
almalıyım, evet… İlk cami-
ye serilecek bir seccademi
alsamacaba? Üstüne adını
yazdırmayayım, hayır. O
seccadeye yüz sürenler
İsmet’e değil, Hakk’a sür-
meli yüzlerini. Bu kuru
yaprak gibi karışmalıyız
toprağa, İsmet’in karıştığı,
yüzümde kalan izlerin
karışacağı gibi…
Dayanamayıp elime aldım.
İnceledim. Damarlarını,
çilli yüzeyini, hastalıklı
benlerine baktımönce,
sonra da toprağa bir an
önce karışması için ufala-
yıp attım. O kuru yaprağa
bakarken de İsmet’e bakı-
yordumgerçi. Kara gözleri
oluyordu yaprakta beliren
çiller. Damarlı elleri, saçsız
başı, esmer yüzü, ince be-
deni, çürümüş tırnakları,
sararmış dişleri… Düşmüş
bir yaprağa düşüyordu
tümgörüntüsü.
Şimdi bir fotoğrafçı geç-
se buralardan ve basıverse
deklanşöre… Ammamutlu
çıkardı görüntüm. Gülüm-
süyorumçünkü elimdeki
ölmüş yaprağa bakarken.
Yaprakta gördüğümyüzün
yansıması damutluluğum.
Mutluluğumun adı “İsmet”
on yıldır. Ne kadar da
doyamadımaslında ve ne
kadar da aç kaldımona.
İnsan bir kere gördüğü
bir yüzle de bitirebilir
hayatını, başka yüzlere
ihtiyaç duymadan. Baktığı
her şeyde onu görerek
tamamlayabilir ömrünü.
Ya sonrası? Öldükten
sonrası asıl olan… Biliyoruz
ki hüsrandayız. Hüsranım
mı yüzümdeki mutlu
gülümsenin altında yatan?
Cevapsız sorularım. Bir fo-
toğraf çektirmeliyimşöyle,
yüzüme bakanların ondan
izleri hemen göreceği bir
fotoğraf. İnsanlar sürekli
baktıkları yüzlere benzer-
lermiş ya, ben ona bakıyo-
rumon yıldır, benzemişim-
dir muhakkak. Avurtlarım
olsun benziyor, baksana…
Çıkık elmacık kemiklerim,
parlaklığı gidince esmerliği
belirginleşmiş yüzümde
ona benziyor…
Bir yıl dönümü hediyesi
alsam, gidip ona versem,
İsmet” desem, “Bugün
bizimonuncu yılımız dol-
du. On yıldır ben, senden
başkası değilim. Yüzümde-
ki lekelerden olsun bunu
anlamalısın. Yüzümde
seninkilere benzeyen izleri
görmüyor musun? Nasıl
susabiliyorsun görüyor-
san?” diyemem, biliyorum.
Gururumkırılır. Gururum
hâlâ Çin Seddi gibi aşılma-
sı imkânsız bir duvar.
Kirpiklerim ıslanıyor,
olamaz!.. Nemli yine
gözlerim. Keşke “Gitme!”
diyebilseydim. “Gitme” di-
yebilmeli insan gitmesini
istemediklerine. Gerçi biri
Gitme” dedi diye kalanı
hiç görmedimşu ahir
ömrümde. Gitmeye niyet-
liye hiçbir ses ulaşmaz,
hiçbir ıslak göz değmez
nedense…
İyi ki dememişim,
neyse… Gururu kurtarmış
sayılırım. İnsan gururu-
nu kurtarırsa ne olur?
Gururlu bir insan olur!
Şimdi
birfotoğrafçı
geçseburalardanve
basıversedeklanşöre…
Ammamutluçıkardı
görüntüm.Gülümsü-
yorumçünküelimdeki
ölmüşyaprağabakar-
ken.Yapraktagördü-
ğümyüzünyansıması
damutluluğum.Mutlu-
luğumunadı“İsmet”on
yıldır.
BirEylülsabahı
E
FKÂRLI
bir Eylül sabahı… İsmet’in kara gözlerine
bakmayalı beş yıl olmuş. Aramıza sözcükleri sokma-
ya pek ihtiyaç duymadan anlaşırdık biz onunla. Ne
güzeldir öyle sessiz ve sözcüksüz anlaşabilmek…
Zekiye Yaldız