96
ekim
2013
>> Ya elim, ya ayağım,
ya gözüm, ya kulağım?!
Küpeyle kulak ne kadar
uyumlu da olsalar, gön-
lümdeki makamları çok
farklı. Küpenin güzelliği
herkesin dikkatini çekiyor;
ama kulak, hiç fark edil-
meden kendisine takılan
bir süse yapılan iltifatları
dinliyor.
Birinin güneş gözlüğü
çok havalı bulunurken,
markası ve ücreti soru-
lurken, gözlerse o gözlüğe
hayran hayran bakıyor. Ya
paha biçilemeyen gözlerin
güzelliği?
Bir şeyin ne kadar
alanı kapladığı, ancak boş
bıraktığında fark ediliyor.
Doğuda bir söz duyardım,
hoştu, güzeldi. Bir vakit
uzak kaldıkları birine
Yerin belli oldu” derlerdi.
Keşke o yer, o varken belli
olsaydı...
Bir gece öyle bir korkuy-
la uyanmıştımki kâbustan,
aynada gözlerimin yerine
derin birer karanlık vardı.
Bir güneş gözlüğünün insa-
nı ne kadar şıklaştırabile-
ceğini düşünebiliyorum,
ama gözlerin yerini neyin
dolduracağını düşünemi-
yorum.
Çoğu zaman bir şeyleri
dert edip hüzne zaman
ayırmışımdır. Hatta oturup
içli içli ağlamışımdır. O göz-
yaşlarımın, döküldükleri
sebeplerden dolayı ben-
den hesap soracaklarını
daha yeni anlıyorum.
Birçoğumuz, insana
giden yolları kapattık.
Gözlerimizi insanların
giyimkuşamına öylesine
çevirmişiz ki, markası
neyse ona göre cümleler
kuruyoruz onunla. Ara-
basınınmarkası/modeli
konuşuyor bizimle. Öyle
ya, sahibinden bize ne,
zaten ilgilendiğimiz şey
de arabanın kendisi değil
mi? Mesleğiyle, maaşıyla
muhatabız insanların. Bize
bir kuruş katkısı da yok
üstelik. Ama olsun, zengin
biriylemerhabalaşmak
az şeymi? Makamve söz
sahibiyle ahbap olmak
başlı başına şans. “Bir
yerde işimize yarama ihti-
mali yüksek, aman selamı
kesmeyelim!”, öyle değil
mi? İşimiz düşer günün
birinde!
Hani ta başında demiş-
timya, “Bir şeyin kapladığı
alan, onun yokluğunda
belli olur” diye; bir boşluk
var, evet… İnanmakmı
desem, sevmekmi desem,
hakikat mi desem, bulmak
mı desem?.. Haydi bütün
bildiklerimi unutup sil
baştan öğrensemhayatın
anlamını… Bugün sıkı
sıkıya bağlandığımdostla-
rımın ipiyle insemkuyu-
ya… Ne çıkar vakit varken,
bütün ekip toplanıp birer
birer söylesek sırlarımızı?
Ellerimmemnunmu
yüreğimin yaptırdıkların-
dan, ayaklarımmemnun
mu aklımın götürdüğü
yerlerden? Dilimne söyler
beni sorduklarında? Mi-
demöğüttüğü lokmaların
derdine düşünce, ne der
kulaklarımadımı andık-
larında?
Bu kadar haksızlık
etmesemdeğer bekle-
yenlere bir kristal avize,
unutturmasa güneşi…
Evimdeki döşeğin, halının,
perdenin kumaşından
gözlerimi alamıyorum.
Ne olur ki bir kere de taşa,
toprağa, bulutlara baksam
o hayranlıkla? Ve görsem
de gözlerimin hakkını
versem…
Bana öyle geliyor ki her-
kes, birbirine yolunacak
kaz gözüyle bakıyor. Ben
bir Yunus Emre tanıdım
Cennet cennet dedikleri,/
Birkaçmeyve, birkaç huri./
İsteyene ver onları,/ Bana
seni gerek, seni…” diyen...
Cenneti küçümsemek ve
böyle bir ödüle rest çek-
mek için dahasına gönül
vermek gerek. Bu söz cüret
ister, yürek ister… Elbise-
den geçip teni, tenden
geçip iskeleti göremedik
velhasıl. Kaburgayı geçip
gönle giremedik velhasıl.
Çekirdeği kırıp özü bula-
madık velhasıl...
Mahzur kaldık kendi
içimizdeki uzaklarda. Ken-
di soğuğumuzda donarak
ölüyor birçoğumuz. Karla
kapanan köy yolları gibi,
insana giden yollarımız
kapalı. Hani “Kendini
bilen Rabbini bilir” sözü
Peygamber’in (s.a.v.)? Bu
çıkmaz sokaklardan nasıl
ulaşırız Rabbimize?
Eşyalarımız bize avu-
katlık ediyor. Onlar bizi
tanıtıyor eşe dosta. Sanki
onlar hakikat, biz gölge;
onlar efendi, biz köle. Bi-
zimadımıza söz söyleyen
bunca eşya başköşedey-
ken bize susmaktan başka
çare kalmıyor. Aslında
şaşılacak hiçbir şey yok.
Değer verilen, her yerde
söz sahibidir. Bir yoksulun
yamalı hırkasının içinde,
bir insan kalbinin attığını
unuttu pek çoğumuz. Belki
daha da önemlisi, kendi
taşıdığı kalbi unuttu pek
çoğumuz.
Bu karlı buzlu uzun
kışın ardından baharı müj-
deleyen çiçekleri özledim.
Onlar yırtık ayakkabıları-
nın hüznünden çok, onun
içinde sapasağlamduran
ayaklarının şükrüyle neşe
duyarlar. Onlarınmerha-
bası çıkarsızdır. Bir öksü-
zün, bir yetimin acı dolu
bakışlarını tatlandırınca
sevinirler. Onların yeryü-
zündeki yürüyüşleri top-
raktan özür diler gibidir.
Onların gözleri fiziğin ve
kimyanın ötesini seyreder.
Onlar, zamanın başladığını
ve biteceğini bilirler. Onlar
dünyadan alıp götüre-
cekleri ne varsa sadece
onu götürürler. Onların
gözlerinden binlerce ışık
huzmesi yayılır. Onların
kalbine giden binlerce kapı
ardına kadar açıktır. Onlar,
birinin gözlerinin ta içine
bakınca insanı görürler
ve bilirler. Başlarına gelen
derde bile sevinirler. Ama
ne yazık ki gözü yalnızca
dünyayı görenler onları
göremezler…
Işık-gölgeoyunu
Gülşen Aslan
K
ULAĞIMA
taktığımbir küpe veya boynumdaki
bir kolye benim ne kadar parçam olabilir?” diye
soruyorum. Misafir gibi, bir zaman kalır, gider
işte…Benimbir yönümün temsilcisi olur ancak.
Birçoğumuz,
insana
gidenyollarıkapattık.
haber
ajanda
Deneme