87
ekim
2013
kültürel olarak Avrupa’nın dışında olduğu-
muzu da düşünmek çok doğru bir yaklaşım
olmasa gerekir. Bunun yanında iktisadi, ta-
rihsel ve kültürel sebeplerden dolayı Batının
merkezinde ve parçası olan bir ülke ve millet
değiliz, fakat Batının ulaştığı değerlere ve ya-
şam standartlarına ulaştığımız zaman Batılı
ülkeler standardında bir ülke olabiliriz. Bu-
radan her şeyimizi ve kültürel birikimimizi
bir tarafa koyup tamamen onlar gibi olalım
anlaşılmamalıdır. Günümüzün küreselleşen
dünyası, farklılıkların yanında siyasi, ekono-
mik ve kültürel açıdan bazı standartları (in-
san hakları, serbest ticaret ve demokrasi gibi)
ülkelere bir şekilde kanalize etmektedir. Kü-
reselleşen dünyada hak edilen yerin alınması
da yine bilim ve teknoloji politikalarını yeni-
den değerlendirerek, sadece tüketen olmanın
kolaycılığı yanında üreten ülkeler içerisinde
de yer alınması gerekliliğidir.
Küreselleşen dünyada hak ettiğimiz yeri
alabilmek ve bir güç olabilmek de yine eğitim
ve bilim alanında yapacağımız yatırımlardan
geçmektedir. Bu yatırımlar bir zamanlar
okuryazar nüfus oranını arttırmak için yapı-
lan bazı faaliyetlerde olduğu gibi, belge ver-
me yerine üretebilen,artı değer oluşturabilen,
günümüz şartlarında yaratıcılığı ön planda
olan, bilgi ve teknoloji üretebilen eğitimli
bireylerin artmasıdır. Yoksa görünürdeki ni-
celik,bazen çok anlamlı olmayabilir ve bizleri
de yanıltabilir.
Gerçi ülke yönetiminde söz sahibi olanlar
her ne kadar bilim ve üniversite camiasına
mesafeli kalsalar da özellikle 1960’lı yılların
başından itibaren planlı bir kalkınmaya ge-
çilmesiyle ve yükseköğrenimi talep eden ve
sosyolojik olarak eğitimi bir dikey geçiş aracı
olarak gören kitlelerin artmasıyla, Türkiye’de
bilim ve teknoloji üretilen yerler olan üniver-
sitelerin kurulmasında belli dönemlerde artış
olmuştur. Önceleri sadece İstanbul, Ankara
ve İzmir’e sıkışmış olan üniversiteler, zaman-
la Anadolu’ya yayılmaya başlamıştır. Günü-
müz Türkiye’sinde bazen “tabela üniversitesi”
yakıştırması olsa da neredeyse -son kurulan
üniversitelerle- üniversitesi olmayan il kal-
mamıştır. Üniversitelerin sayısının artması
yadırganmaması gereken noktalardan birisi-
dir. Ama siyasilerimiz, üniversitelerde bilim
yapan, teknoloji üreten insanlara her yönüyle
değer verme, emeklerinin karşılığını verme
açısından maalesef çok bonkör davranma-
mışlardır.Özellikle 1980’li yıllardan sonra,80
öncesi siyasi olaylarının ve karışıklığın temel
faturasının yine üniversitelere kesilmesiyle
üniversiteler, sadece yetişmiş bilim insanları-
nı bu camiadan uzaklaştırılmakla kalmamış,
özellikle ücretler açısından ciddi kayıplar
meydana gelmiştir. Bu örnek bile yönetimde
söz sahibi olan idarecilerimizin bakış açısını
göstermek açısından önemli sayılabilir.
80
sonrası sayıları artan üniversitelerde-
ki temel amaç, bilim yapan üniversitelerin
Anadolu’ya yayılmasından çok, kurulduk-
ları yere ekonomik açıdan fayda getirmesi
olmuştur. İlk başlardaki bu salt pragmatist
ve opportunist yaklaşıma rağmen, zaman
içerisinde üniversitelerin kuruldukları illere
ekonomik katkıların ilerisinde sosyo-kültürel
açıdan sağladıkları fayda hiçbir şekilde göz
ardı edilemez. Bugün Türkiye’nin neredey-
se her bölgesinde bulunan üniversiteler ve
fakültelerle artık tıp doktoru, mühendis,
öğretmen gibi birçok insan yetişebilmekte-
dir. Bunun da Cumhuriyetimizin en büyük
kazanımlarından birisi olduğu gözden kaçı-
rılmamalıdır.
Bunlara ilaveten, üniversiteleri destekle-
yecek, bilim ve teknoloji araştırmalarında
önderlik etmesi planlanan TUBİTAK’ın
(
Türkiye Bilimsel ve Teknoloji Araştırma
Kurumu) kurulması da yine örnekleri Batıda
17.
yüzyıllara giden (Kraliyet Bilim Toplu-
luğu gibi) bir kurumun oluşması açısından
önemlidir. Daha sonra Türkiye Bilimler
Akademisi’nin (TUBA) kurulması ise nere-
deyse 2000 yıllarını bulmuştur.
Bilim ve teknoloji eğitiminde
durum
Şöyle bir gazete haberiyle karşılaşsanız, ne
düşünürsünüz? Türkiye’de mevcut üniversi-
telerden mezun olan yıllık mühendis sayısı
ne kadar, diğer ülkelerde ne kadardır? Tür-
kiye Mühendis ve Mimarlar Odası verilerine
göre, 2005 yılı itibariyle Odaya kayıtlı mü-
hendis sayısı 270 bin civarındadır. Mühen-
dislik bölümlerinde okuyan öğrenci sayısı ise
155
bin civarında ve yıllık mezun sayısı ise
23
bin dolaylarındadır. Peki, bu sayı ABD ve
Çin’de ne kadardır? ABD’deki yıllık mezun
mühendis sayısının 600 binler civarında ol-
duğu, Çin’de ise 6 milyona yaklaştığı belir-
tilmektedir. Görüldüğü gibi, zengin olmayı
sadece piyangodan veya diğer şans oyunla-
rından çıkacak milyonlara veya milyarlara
bağlamış insanlar gibi, ülkemizin zenginliği
ve başarısının da sanki kendiliğinden ola-
cağına dair bir beklentinin olması veya ger-
çekleştirecek bir sihirli elin bilinçaltımızda
beklenilmesidir.
Bilim felsefesinde belirtildiği gibi, “Bilim
tesadüfü reddetmez ama tesadüf bilim dışı
değildir”. Günümüzde ülkelerin zengin ve
güçlü olmaları da elbette tesadüf değildir.
Bugün gelişmiş ve gelişen ülkelere baktığımız
zaman genelde iki temel kategori görebiliriz.
Birinci kategoriye örnek olarak, özellikle
Aydınlanma Dönemi sonrası ekonomilerini
ucuz hammadde ve insan gücü üzerine ku-
ran Batılı ülkeleri; ikinci kategoriye de daha
sonra eğitim ve bilim politikalarıyla tekno-
lojiye sahip olabilen ve üretimleriyle gelişmiş
ülkeleri verebiliriz.
Diğer taraftan sadece yerüstü ve yeraltı
kaynaklarının çok zengin olması ülkeleri zen-
gin ve gelişmiş yapmıyor, tam tersi bu ülkeler
sahip oldukları zenginlikten dolayı birçok iç
karışıklıklarla ve dış müdahalelerle karşı kar-
şıya kalmaktadır.Türkiye, bulunduğu coğraf-
yada hiçbir zaman ikinci sınıf veya üçüncü
sınıf bir ülke olma lüksüne sahip değildir.
Eğer bu coğrafyada söz sahibi olacak isek,
yine öncelikli hedefimiz bilim ve teknolojiye
önem vermek ve daha da önemlisi,üretebilen
ülke olmak gerekmektedir. Belki en önemli
zenginliğimiz olan insan kaynaklarımızı bu
açıdan bonkörce heba etmekteyiz.
Bilim ve teknoloji alanındaki başarının
tesadüfi olmadığına dair birçok örnek verile-
bilir. Bunlardan biri de Ar-Ge çalışmalarıdır.
Birçok Avrupa ülkesinin Ar-Ge çalışmaları
için ayırdıkları fonlar, parasal olarak çok bü-
yük rakamlardır. Örnek olarak Finlandiya,
2000
senesinde 4,2 milyar avro ayırırken,
İspanya (bize çok benzeyen bir ülke olarak
bilinir şartları ve alt yapısı gereği) 6,2 milyar
avro ayırmıştır. Bizde ise bu anlamda ciddi
bir rakamdan söz etmek zordur. Ülkemizin
en önemli bilim ve araştırma kurumlarından
olan üniversitelerde araştırma için ayrılan
bütçeler,son yıllarda kısmen ivme kazansa da
düşünülenin çok altında seyretmektedir.
Son zamanlarda, özellikle eğitimcilerin
gündemine gelen çalışma sonuçlarından bi-
risi de PISA çalışmalarıdır. OECD ülkeleri
arasında yapılan çalışmalarda maalesef ma-
tematik ve fen (bilim) alanında öğrencileri-
miz, 40 ülke içerisinde sondan dördüncülüğü
paylaşmışlardır. Birinciliği ise Finlandiya ka-
zanmıştır. Finlandiya’nın bu başarısı tesadüf
müdür? Şu anda yaşam standardı açısından
dünyanın önde gelen ülkelerinden birisi ol-
duğunu bilmeyenimiz yoktur. Burada hemen
şu savunma akla gelebilir: Adı geçen ülke-
lerin şartlarıyla bizim şartlarımız aynı değil.
Diğer taraftan Güney Kore gibi ülkelerin
birçoğu İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
çok hızlı bilim ve teknoloji alanına yatırım
yaparak günümüzde ciddi anlamda bilim ve
teknoloji üreten ülkeler sınıfına girmeye baş-
lamışlardır.
Özellikle son 5 yıldır, bir şekilde ÖSS (son
değişiklikle LGS ve LYS) sınavlarından fen