86
ekim
2013
düşünmek de çok güç olacaktır.
Hem Osmanlı’nın sonlarına doğru, hem
de Cumhuriyet’in başlangıç dönemlerinde
yapılması gerekenin “bilim ve teknoloji ala-
nında meydana gelen farkın kapatılması için
ne gerekiyorsa yapılması gerekliliği”, baskın
bir düşünce olmuştur. Ayrıca gerçek geliş-
menin ve uygar ulusların seviyesine ulaşabil-
menin en önemli araçlarından birisinin bilim
ve teknoloji olduğu yaygın kanaat olmuştur.
Bunun için önceleri okullara eşya dersleri,
daha sonra tabiat derslerinin eklenmiş ve
fen grubu dersleri özellikle 1910’lu yıllardan
sonra temel ders olarak okullarda gözümü-
ze çarpmaya başlamıştır. Hatta sonraları bir
çeşit edebiyat akımı haline dönüşecek olan
Servet-i Fünuncuların Osmanlı’da fen ve
teknolojiyi sevdirmek için halka açık bilim ve
teknoloji gösterileri yaptıkları bile olmuştur.
Cumhuriyet döneminde çağdaşlaşma ve
ilerleme için seçilen yolun ilim ve fen olduğu,
Atatürk’ün birçok sözünde ifade edilmiştir.
Bu süreç,aynı zamanda o dönemin genel ruh
halini göstermektedir. Çözüm ve teşhis doğ-
ru olmasına rağmen, hepimizin bildiği gibi
Cumhuriyeti kurduğumuzda nüfusumuzun
ancak yüzde 10’nun okuma-yazma bildiğini
bilmeyenimiz yok gibidir. Bu gerçeğe bir de
sanayi anlamında neredeyse elde hiçbir şeyin
olmadığını düşünürsek ve baştaki bölümde
de belirttiğimiz nedenleri göz önüne alırsak,
hedefe ulaşmanın ne kadar zor olduğunu
kolayca görebiliriz. Falih Rıfkı Atay’ın “Çan-
kaya” eserinde belirtiliği gibi, Cumhuriyet’in
başlarında Türkiye “üç beyazı” yapabilirse
artık sırtı yere gelmez denilmektedir. Bunlar
un, şeker ve pamuklu dokumadır.
Yine aynı eserde meşrutiyet dönemiyle il-
gili olarak İstanbul Direklerarası’nda Türkler
tarafından bir pabuççu dükkanının açılması
bile bir iktisadi teşebbüs olarak algılanmıştır.
Bugünden geçmişe baktığımız zaman,bu ör-
nekler bizler açısından çok anlamlı olabilir.
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Ke-
mal Atatürk’ün belki üzerinde durduğu en
büyük kavramlardan birisinin de tam bağım-
sızlık olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Bir ül-
kenin tam bağımsız olması, o ülke için yadsı-
namaz bir gerçektir. Günümüz için stratejik
öneme sahip olan teknolojiler her zaman de-
ğişmektedir. Unutmamak gerekir ki her za-
man olduğu gibi birinci sınıf bir ülke olmak
istiyorsak, stratejik öneme sahip teknolojilere
sahip olmamız her zaman önemlidir. Bugün
için bu teknolojiler iletişim, tıp, nükleer, uzay
ve nanoteknolojiler gibi gözükmektedir. Bu
teknolojilere sahip olmanın her zaman bi-
limsel bir alt yapıyla mümkün olduğu unu-
tulmamalıdır.
Tam bağımsızlığı gerçekleştirmenin en
önemli araçlarından birisinin de bilim ve
teknoloji alanında dışa bağımlılığın azal-
ması, hatta sıfıra indirilmesi olduğu gözden
kaçmamalıdır. Dışa bağımlılığın azaltılması
da sakın dışa kapanma olarak algılanmasın.
Hele bilim alanında belki yapılabilecek en
büyük hatalardan birisi, kendimizi dışa kapa-
mak ve bilimi de ideolojik hale getirmemiz-
dir. Günümüz dünyasında ülkeler ne kadar
ilerlerse ilerlesinler,hiçbir ülke tam anlamıyla
bilim alanında tekel olamamaktadır.Ama ül-
keler,yerine göre farklı ülkelerden beyin göçü
alarak ve kimi zaman transferler de yaparak
kendi bilim ve teknoloji üretme kapasitele-
rini artırmakta ve zorunlu bağımlılıktan kıs-
men kurtulabilmektedirler.
Tekrar kendi tarihimize dönecek olursak,
Cumhuriyet’in başlarında bilim ve teknoloji
alanında çok şey yapılmak istense de eldeki
birikim maalesef istenileni yerine getirmek
için çok yeterli değildi.Ayrıca 1950’li yılların
sonlarına doğru, özellikle alınan dış yardım-
ların çoğunluğunun o günlerde daha çok alt
yapı için kullanılması, yine bilim insanlarının
siyasiler tarafından gözden çıkarılması, eği-
tim alanında yapılacak yatırımların ertelen-
mesi, arkasından gelen yıllardaki siyasi ka-
rışıklıkların sebebinin de yine bilim yuvaları
olan üniversiteler olarak görülmesi sonucun-
da meydana gelen ara dönemlerde maalesef
en büyük zararı gören yine üniversiteler, yani
bilim yuvaları olmuştur.
Memleketin problemlerine pragmatist
açıdan bakan siyasilerin asıl gözden kaçırdığı
nokta, Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda belirt-
tiği gibi, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli
kültürdür” cümlesinin ne anlama geldiğinin
maalesef tam olarak anlaşılamamasıdır. Bu-
nun anlamı, “her ne yaparsanız yapın, temel-
de bir kültür inşa etmezseniz üzerine koya-
caklarımız her zaman sağlam olmayacaktır”.
Nedir bu kültür ve bu kültür nasıl oluşur?
Anadolu’yu kendimize yurt olarak seçme-
mizden bu tarafa pusulamız hep batıyı gös-
termiştir ve Batılı olmak istemişizdir.Tarihçi
İlber Ortaylı’ya göre Fatih, kendisini eski
Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak
görmüştür. Gerçi yine başka bir tarihçi olan
Findley (2005,The Turks in the History) ise
Batı medeniyetine ait olmayıp da bugüne
kadar tek Batılılaşmış ülke olarak Japonya’yı
göstermektedir.
Günümüz şartlarında bizim -gerçek ma-
nada- ikinci Batılılaşan ülke olma gibi tam
bir hedefimiz olmasa da Avrupa’nın kısmen
bir parçası ve de yanı başında olduğumuzu
akıldan çıkarmamak gerekir. Halihazırdaki
Avrupa’da ekonomik sorunlar belki bir nepze
bizi Avrupa’ya yaklaşma ve birleşme sürecin-
den biraz uzak tutsa da hem tarihsel, hem de
Eğitim
haber
ajanda