60
ekim
2013
başlamış görünüyorlar. Bu bağlamda radika-
lizmin, radikal yapı ve yöntemlerin tekrar re-
vaçta olmaya başlaması, güç kazanmaları bir
tesadüf olmasa gerektir.
Daha da ilginci, Türkiye’nin bu yeni sü-
rece adapte olmaya zorlanması ve başta dış
politika olmak üzere, daha agresif bir yapıya
bürünmesinin istenmesidir. Türkiye bölgede
rol model iken, bugün aşama aşama yeni ya-
pıya göre şekillendirilmeye çalışılan bir ülke
konumunda. Bir diğer tabirle Türkiye, yeni
Ortadoğu’ya göre yeniden dizayn edilmeye
çalışılıyor gibi. Dolayısıyla ortada ciddî bir
operasyon söz konusu ve bu operasyonun te-
mel hedefi deTürkiye’nin tarihsel misyonu ve
vizyonu olarak karşımıza çıkıyor.
Peki, ne oldu da bölgesel liderlikle yetin-
meyen,“küresel lige”oynayanTürkiye, böylesi
bir duruma düştü ya da düşürüldü? Türkiye
niçin tehdit altında?
Hedef 2007’de ilanedilen
GüvenlikDoktrini”mi?
Yukarıda da kısmen ortaya konulduğu
üzere, Suriye ve Irak sınırında yaşanan son
gelişmeler ve hatta Mısır ile yaşanan son kriz,
yeni Türkiye sürecinin Misak-ı Milli sınırları
içerisine hapsedilmesine yönelik bir operas-
yonun parçası olarak karşımıza çıkıyorlar.
Buna İran ve Rusya bağlamında atılan kritik
adımları da dâhil etmekte fayda var. Bir diğer
ifadeyle “Büyük Türkiye Vizyonu”, “siyaset-
strateji-araçlar” bağlamındaki ahenksizliğin
ve aceleciliğin kaçınılmaz bir sonucu olarak
hedef tahtasına oturtulmuş vaziyette ve An-
kara,her geçen günmanevra alanı daraltılma-
ya çalışılan bölgesel bir başkent konumunda.
Dolayısıyla 1997’de başlatılan “açılım” sü-
reci ile birlikte, başta yakın çevresi olmak
üzere, küresel bazda bir iş birliği stratejisini
dış politikasının merkezine alan ve dengeye
dayalı çok yönlü-boyutlu siyasetiyle “Yeni
Yalta” sürecinde yer almaya çalışan ve bunu
Stratejik Derinlik” projesi ile hızlandıran
Türkiye, son dönemde manevra alanı da-
raltılmaya ve yalnızlaştırılmaya çalışılan bir
aktör olarak ön plana çıkıyor. Hatta daha da
vahimi, Türkiye’nin izlediği yanlış politika-
dan dolayı ciddî anlamda bir milli güvenlik
sorunu ile karşı karşıya kaldığına yönelik
yorumlar da ağırlık kazanmaya başlamış du-
rumda olması.Oysa Suriye krizi sonrası “Yeni
Ortadoğu”nun hamiliğine, sahipliğine soyu-
nan bir Ankara söz konusu idi. Peki, o zaman
yukarıdaki soruyu tekrar soralım: Ne oldu da
bölgesel liderlikle yetinmeyen, “küresel lige”
oynayan Türkiye, böylesi bir duruma düştü ya
da düşürüldü?
Bunun için tarihsel hafızamızı şöyle bir
yoklayalım ve 2007’ye uzanalım. Dönemin
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı
Emre Taner, teşkilatın 80. kuruluş yıldönü-
mü dolayısıyla 5 Ocak 2007 tarihinde yaptığı
yazılı açıklamada “ulus devletin tehdit altında
olduğunu ve Türkiye’nin gerek stratejik, ge-
rekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini
hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da
bekle-gör-tavır al’ taktiğiyle sınırlama lüksü-
ne sahip olmadığını” söylemişti.
Taner,yine söz konusu açıklamasında “Yal-
nız savunma pozisyonunda olmak,Türkiye’ye
haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir
davranış olacaktır” görüşüne de yer vererek
Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin yeni bir
değerlendirmeye tâbi tutulması gerektiği-
nin altını çizmekte ve sınırların ötesinde bir
güvenlik anlayışının ön plana çıkartılmasını
savunmaktaydı.
Bu kapsamda Türkiye’nin bölgesel poli-
tikalarına Ortadoğu, Orta Asya ve Balkan-
lar öncelikli/ağırlıklı bir vurgu yapan Taner,
Dolayısıyla yeni sorun ve tehditler doğrul-
tusunda, 21. yüzyılda Doğu’ya doğru geniş-
leyen, dinamik bir alan söz konusu olmakta
ve bu durum, Türkiye’nin gittikçe genişleyen
Strateji
haber
ajanda
bir alanda merkezî pozisyon kazandığını/ka-
zanacağını göstermektedir” demekteydi.
Türkiye’ye yeni bir stratejik ufuk ve hedef
çizen, statükocu anlayıştan büyük bir kayma
olarak adlandırılan bu çıkış, hiç kuşkusuz
Yeni Türkiye Vizyonu”nun bir parçası ola-
rak karşımıza çıkmaktaydı. Proaktif, hatta
yeri geldiğinde silahlı kuvvetlerin alanda
etkili bir şekilde kullanımını esas alan ve bu
kapsamda agresif bir dış politika anlayışını
ön plana çıkartan bu konuşma, hiç kuşkusuz
Türkiye’nin Stratejik Vizyon Belgesi”ni esas
alan MİT raporunda yer almaktaydı ki bu
raporun arkasında yer alan belge,Türkiye’nin
stratejik vizyon belgesi” idi.
Söz konusu MİT Raporu’nda, edilgen
bekle-gör”yaklaşımı eleştiriliyor,Türkiye’nin
proaktif hareket etmesi istenirken,bunun için
taktik, stratejik ve yüksek stratejik yaklaşım-
lara ihtiyaç duyulduğu ifade ediliyor ve tüm
bunların uygulanabilmesi için de “güçlü bir
ekonomi, kusursuz bir dış politika, caydırıcı
bir askerî yapılanma ve çağa uygun bir istih-
barata” ihtiyaç duyulduğu vurgulanıyordu.
Peki sonuç?
Sonuç ortada... Son gelişmeler, özellikle de
Haziran 2012’den itibarenTürkiye’nin Suriye
politikasının bumerang etkisi yapmaya başla-
dığını ve 2007 itibariyle uygulamaya konu-
lan yeni güvenlik doktrininin büyük ölçüde
iflas ettiğini gösteriyorlar. Nitekim “Kuzey
Suriye” bağlamında yaşanan son gelişme, bu
tespitimizi bir kez daha haklı kılıyor. “Suri-
ye Kürdistanı”, içine Türkiye’yi de çekme
potansiyeli taşıması sebebiyle oyunda bir üst
seviyeye geçildiğinin önemli bir göstergesi
olarak karşımıza çıkıyor. Bir de bunun “Alevî
devleti” boyutunu Türkiye açısından gözler
önüne getirin. Ortada Türkiye’ye rağmen,
Türkiye’nin müttefiklerinin de yer aldığı bir
oyun var. Çember daralırken, Ankara’nın
hamleleri ve en üst düzeyden yaptığı “kırmızı
çizgi” hatırlatmaları ve söz konusu uyarıla-
rın bundan sonra ne kadar etkili olacağı da
açıkçası büyük bir merak konusu. Çünkü bu
husus, Türkiye’ye karşı -birtakım oldubittiler
noktasında- birer motivasyon kaynağı olarak
ön plana çıkarken,diğer taraftan Ankara üze-
rinde psikolojik bir baskıya da yol açmakta.
Dolayısıyla havaya “provokasyon” hâkim.
Büyük Kürdistan” senaryoları ve hayali
tam gaz pompalanmak suretiyle bölgedeki 3.
ve 4. kırılma-kopma süreci gerçekleştirilmeye
çalışılıyor.Oyüzden önümüzdeki süreç birçok
şeye gebe. Ya Türkiye direnecek ya da daha
önceleri olduğu gibi başkalarının oyununda
kendisine lütfedilen rolü oynamaya devam
edecek. Bütün mesele de zaten burada...