19
ekim
2013
psikolojisivedeğişim
>>
Eğer “değişim”, toplumun bireylerini
bir arada tutan dinî ve kültürel değerleri
hayatın dışına atıyor, toplumu çözülmeye
ve önce bulunduğu durumdan daha kötüye
götürüyorsa, işte o zaman bu değişimi ih-
tiyatlı karşılamak gerekir. Ama çok önemli
bir sorun var: Değişim süreçleri içindeyken
neredeyse sonsuz faktörün etkili olduğu bir
sonucu nasıl kestireceksiniz?
Bütün sosyal olaylarda olduğu gibi deği-
şim, gelecekle ilgili belirsizlikleri de birlikte
taşır. Değişim, eskiye ait birçok şeyin yerin-
den oynaması, yeni bir düzenin kurulması
ve hatta köklü bir paradigma değişikliğini
içerir.
Değişerek gelişmek
İçine doğduğu ortamın ezelden ebede
kadar aynı kalacağını zanneden bazı ah-
makların, kafa konforunu bozmak isteme-
yenlerin, kendini “değişimin nesnesi olaca-
ğı” hissiyle düşünenlerin, değişen dünyaya
uyum sağlamasını beklemek beyhudedir.
Oysa yaşayan bir organizmanın en belir-
gin özelliği, değişen çevre şartlarına uyum
sağlaması ve -belli bir ölçüde- çevresinde
değişiklik yapabilecek bir irade gösterme-
sidir. Yani Ahmet Hamdi Tanpınar’ın çok
yerindeki tabiriyle “Değişerek gelişmek, geli-
şerek değişmek” lazımdır.
Bütün korkakların ve kendini değişimin
önünde sele kapılmış bir kütük gibi gören-
lerin değişimden ürkmesi gayet normaldir.
Acaba değişimi “hayatın temel bir gerçeği”
olarak görebilir miyiz? Her değişimin her
birey için yeni bir imkân ve fırsat yarattığını
düşünebilir miyiz?
Bazı insanlar, bırakınız değişimden kork-
mayı, bilakis değişimi kontrol ederek yeni
imkânlar elde etme peşindeler. İçinde bu-
lunulan durumun, ezelden ebede hiç de-
ğişmeden kaldığını bir düşünün... Hayatın
hiç böyle bir gerçeği olabilir mi? Ya o içinde
bulunulan durum (statüko) bazılarına refah
ve özgürlük veriyor, bazılarına da zulümden
ve sıkıntıdan başka bir şey vermiyorsa?..
Böyle bir düzenin sonsuza kadar hiç de-
ğişmeden devam etmesi, ilahî adalete gölge
düşürmez mi?
Kur’an’da “Eğer Allah insanları birbiriyle
savmasaydı, dünyanın düzeni bozulurdu”
mealinde bir ayet var. Dünyaya ait kurulu
düzenlerin hepsi insan eseridir ki -tarihin
belirli bir kesitinde- ya bir diktatörün ka-
fasından ya da toplumun ortak aklından
çıkmıştır. Bunların ikisi de kurulu düzenle-
rin zaman üstü olmadığını, zamanla eskiyip
değişebileceğini gösterir.
Yeryüzünde insan, en rafine ve rasyonel
bilgileri temel bilimlerden alır. O da teori-
lerden, yani gerçeğin kesin olmayan açıkla-
malarından başka bir şey değildir. Diğer bir
ifadeyle gerçeğin “geçici bir açıklama”sıdır
ve zaman içinde daha güçlü teorilerle yerle
bir olurlar. Durum böyleyken, içine doğdu-
ğu kurulu sistemi tanrının bir bağışı zan-
nedip kutsamanın ve değişime körü körüne
direnmenin bir anlamı var mı? Değişime
karşı direnenler, genellikle değişimin nes-
nesi olacaklarını düşünüyor ve bu temel
gerçeği görmezlikten geliyorlar ama nafi-
le…Değişimin şok edici etkisini en çok bu
insanlar hissetmektedirler.
Değişimi iki cephesi ile algıladığımız
zaman, onun insan hayatında kaçınılmaz
derecede akıcı bir durum olduğunu görü-
yoruz.Bunun birinci cephesi, insanın irade-
siyle yapılan bir değişimin olmasıdır. Diğer
cephesi ise insan iradesinin dışında gelişen
değişimdir. En zor olan değişim birincisi-
dir.
Yeryüzünün en donanımlı varlığı olması-
na rağmen,insanın kendi iradesiyle kendin-
de bir değişiklik yapması kadar zor bir şey
yoktur. Birey için bu kadar zor olan bir şey,
elbette toplum için birey sayısı kadar zorluk
içerir. Eğer toplumun ortak aklı ve vicdanı,
doğruyu bulma ve kendinde bir değişiklik
yapma iradesini gösteremiyorsa o toplum
yerinde sayar. Allah, değişmenin yasasını
böyle koymuş ve insana büyük bir özgürlük
alanı bırakmış. Kur’an, “... Hiç kuşkusuz bir
toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını de-
ğiştirmedikçe, Allah da o toplumun gidişatını
değiştirmez” diyor. Statükocular bu ayetin
tersine hareket ettikleri için en kolay yolu
seçiyorlar: İçinde yaşadığı duruma sıkı sı-
kıya bağlanma.
Bu yüzden peygamberlerin hayatları
statükocularla mücadele ile geçmiştir. Sta-
tükocu, içine doğduğu durumu, kafa kon-
forunu bozup da sorgulama gereği duymaz.
Tembeldir, fikir üretemez ve bundan dolayı
da değişim süreçlerini doğru algılayamaz.
Görevi, sadece statükonun bekçiliğini yap-
maktır.
Aydınlanmış akıl,
değişimden korkmaz
Değişimin ikinci cephesi de insan ira-
desinin dışında gelişen değişimdir” de-
miştik ya, Alvin Toffler de 1980’li yıllarda
okuduğumuz “Gelecek Korkusu: Şok” adlı
kitabında değişimin sadece ikinci cephesini
irdeliyor ve insanın bu değişime –değişimin
hızından dolayı- uyum sağlamasının güç-
lüklerinden bahsediyordu. Gerçekten de
bilim, elektronik, iletişim ve bilgi teknolo-
jilerinde meydana gelen büyük değişmeler,
hayatımızda da büyük değişiklikler yarattı
ve toplumun sanal dünya ile gerçeklikten
kopmasına sebep oldu. Değişim olgusuna
Toffler’den farklı bir bakışı da bir cümle ile
burada ifade etmekte yarar var: Dünyadaki
sorunlara ve olaylara “vahyin aydınlattığı
akıl” ile bakan toplumlarda değişimin çok
fazla bir tahribat yaratamayacağı düşünce-
sindeyim.
Statükocuların ülke yararına olacak te-
mel değişim hamlelerine karşı direnmeleri,
içinde bulundukları durumu sorgulamama-
larından kaynaklanıyor. İç ve dış dinamik-
lerle kaçınılmaz bir değişim içinde olan açık
toplumlar, devamlı hareket halinde olan
toplumlardır. Böyle toplumlarda değişme
kaçınılmazdır. Değişimi kabullenmek çok
zordur. Thomas S. Kuhn’un “Bilimsel Dev-
rimlerin Yapısı”adlı kitabında bilim insanla-
rının bile paradigma değişikliğini kabullen-
mekte ne kadar tutucu olduklarına dikkat
çekilmektedir. Siyasetteki statükocular ise
ülke yararına olan her yeni adıma karşı çık-
maktadırlar. Değişimden bu kadar korkan-
ların, siyaset gibi cesaret ve uzak görüşlülük
isteyen bir işle meşgul olmaları da ülkemiz
açısından hazin bir durumdur. İyi ki ülke
bu statükocuların yönetiminde değil...