103
ekim
2013
M. Serhat Bıçak
Irak Savaşı’yla birlikte son 25
yılda, büyük güçlerin Ortadoğu
üzerindeki yüz yıllık emellerini
gerçekleştirmek için attıkları
adımları gözlemledik. Irak’ın
Kuveyt’i işgali, ardından Körfez
Krizi ve Körfez Savaşı derken,
2003
yılında ABD’nin bizzat
Irak’a müdahalesi ve son 4
yıldır Arap Baharı diye isim-
lendirilen, insanlara sempatik
gelen ama bir kış, bir zemheri
olduğu ortada olan bir süreci
izliyoruz.
İşte bu zemheri içinde
Suriye’nin içinde bulunduğu
durum ve bize uzun bir sınırla
konum olarak bulunduğu kom-
şuluk üzerine bu kitaba giriştik.
Bu bölgeyi ben bir apartman
gibi görüyorum. Girişte oturan
komşumuz da Suriye. Evimize
her girip çıkışımızda onun
önünden geçmek, onunla karşı-
laşmak zorundayız. Dolayısıyla
komşumuzda yaşanan her türlü
sıkıntı bizi birebir etkiliyor.
Bu anlamda Türkiye’de yazı-
lanlar, çizilenler, yapılan konuş-
malar, analizler, hükümet politi-
kaları ve izlenen uluslararası yol
üzerine çok sağlıklı bilgilerin
akmadığını gördüm. “Suriye”
diyorduk da Suriye neydi?..
GelecekBatı’da
görüldüve bu
bölgenin insanı
ötelendi veyok
sayıldı
Gerçekten de kitabın ilk
sözü de aslında bu “en
önemli sorunla” başlıyor:
Cumhuriyet döneminde
yüzlerce yıl beraber yaşadı-
ğımız devletler ve halklar
hakkında bilgilendirilme-
dik.Öğretilmedi, öğrenme-
dik. Basın-yayın kuruluş-
larımız ilgi göstermediler
ve biz, sınır komşumuz
olan bu devletler hakkında
hep yetersiz bilgiyle yorum
yapmak durumunda kaldık.
İran, Irak ve Suriye halkı
kimdi?” sorusu üzerine
konuşalım.Dünyanın gö-
zünün üzerinde olduğu bu
ülkelere biz neden bu kadar
kayıtsız kaldık?
Kendimi bildim bileli gü-
neydeki komşularımızın, yani
Suriye, Irak ve İran’ın toplu-
mumuz tarafından tanınma-
dığını, bunun bilinçli şekilde
yapıldığını düşünmekteyim. Bu
komşularımızla ilgimiz kesildi.
Çünkü Cumhuriyet’le birlikte
yüzümüzü Batı’ya dönmüştük.
Arkamıza dönüp bakmıyorduk.
Orası ilkel, geri ve İslamî (!) bir
toplumdu. Şunu hep söylerim:
Yoldan geçen bir vatandaşımıza
Almanya’dan beş şehir say”
desek sayar. Ama “Suriye’den,
İran veya Irak’tan beş şehir say”
desek sayamaz. İşte o kadar
uzağız onlara…
Oysa bunlarla uzun yıllar
birlikte yaşamıştık. Ortak
paydamız çoktu. 1. Dünya
Savaşı’ndan sonra çizilen sı-
nırlarla birlikte onlarla olan
bağımız koptu.
Ve eğitim sistemimizle de
bize empoze edilen bir “yok
sayma” oluşturuldu. Bu, bizim
toplumumuzda var olan her ke-
sim için yapıldı. “Yok sayın! Yok
sayın!” diyerek bunu beynimize
kazıdılar ve varlıklarına ilgisiz
bırakıldık. Öyle ki akademis-
yenlerimiz dahi buralara ilgisiz
kaldılar. Çünkü gelecek Batı’da
görüldü ve bu bölgenin insanı
ötelendi ve yok sayıldı.
Öncesi vesonrası
isehepkan, gözyaşı,
ölüm…
Aslında onlara sırtımızı
dönmemiz, kendimize sırtı-
mızı dönmemiz gibi bir şey
olmuş öyleyse…
Tabiî ki…Aslında bu çok
ayrı bir konu ama ulus devlet
olma isteğimizin sıkıntılarını
yaşıyoruz şu an. Ve bu sıkıntı,
kültür üretmek” ile aşılacak bir
şey. Kültür üretemiyoruz. Bu da
etkileşimle, iletişimle olur. Böy-
le bir şeyse söz konusu değil.
Dolayısıyla bilgiler yanlış akta-
rıldığı için, insanımızca Suriye
hakkında, Ortadoğu hakkında
bir şey bilinmiyor.Mesela orada
bir Baas Partisi var. Herke-
sin ağzında “Baas…Baas…
Baas…” Irak’ta vardı, Ürdün’de
var, Suriye’de var. Ama kimdir
bunları yönetenler? Nedir Baas
Partisi, ne değildir?
Yahut Müslüman Kardeşler
veya Hizbullah…Suriye’de,
Mısır’da, Lübnan’da faaliyet
yapıyorlar. Kimdir bunlar, nedir,
ne değildir? 40 yıldır Suriye’nin
başında aynı aile var? Bunlar
hangi devletin başındadır?
Suriye nasıl bir devlettir?
Bunların hepsini insanlar
kendilerince algılıyor. Oysa
Türkiye Cumhuriyeti’nin var-
lığı 1923’le başlayan bir şey
olmadığı için, bizim milletimi-
zin devlet algısı da en az iki bin
yıllık devlet geleneğine göredir.
Dolayısıyla biz, Suriye’yi de
böyle düşünüyoruz. Öyle ya,
Suriye topraklarında yüzyıllar
boyunca huzurun tek yaşanıldı-
ğı dönem Osmanlı dönemidir.
Öncesi ve sonrası ise hep kan,
gözyaşı, ölüm…
İktidardaki
adamınkalbinde
ve kafasında
hangi ülkeyle
nasıl geçinmek
varsa, ülkenindış
politikası da ona
göre şekilleniyor
Suriye ileMısır’ın başına
her şeyin aynı dönemler
ve aynı biçimlerle gelmesi
tesadüf mü? Birleşme, ay-
rılma, asker tabanlı baskı
rejimleri, Arap Baharı ve de
bugünleri…
Arap dünyasında, 1920 son-
rasında yaşanan gelişmelerle
beraber oluşturulan sınırlar var-
dı. 1920’lerin hemen ardından
1930’
larda, oluşan o ülkelerin
bazısında bir Baas düşüncesi
şekilleniyor. Baas Partisi’nin
amacı “Arap Birliği’ni oluş-
turmak”. Bunu da sosyalist bir
anlayışla gerçekleştirmek istiyor.
Suriye ile Mısır’ın birleşmesi
1950’
li yılların sonunda oluyor.
Fakat bunu ancak 4 yıl kadar
sürdürebiliyorlar. Daha sonra
Suriye ve Mısır, Irak’la da
içişlerinde özerk ama dış me-
selelere bir noktadan bakan bir
bütünleşme içine giriyor ama
bu da başarısızlığa uğruyor.
Suriye, bu başarısız girişimle-
rin ardından tek başına Ürdün’e
bir müdahalede bulunuyor.
İşte şu an Ürdün’de erk sahibi
olan kimselerin çoğunluğunun
bugünkü Esed yönetiminin
yanında olmasının sebebi, o
müdahaleyle beraber kendi
adamlarını Ürdün’e konuşlan-
dırmasıdır.
Bu birleşme, ayrılma ve mü-
dahalelerin yanında, Suriye’nin
bugüne kadarki tarihinde “yedi
tane gerçekleştirilmiş darbe”,
sayısını bilemeyeceğimiz kadar
da darbe teşebbüsü olmuş. Hat-
ta 1980’li yıllarda, o günlerde
ordunun başında bulunarak
Büyük Hama Katliamı’nı ya-
pan Beşar Esed’in kardeşi, bu-
gün Lonra’da yaşıyor. Yaklaşık
40
bin kişinin katili bu adam,
kendi ağabeyine karşı ihtilal
hazırlığında olduğu belirlendiği
için sürgüne gönderiliyor. Ve bu
adamın öyle enteresan ilişkileri
var ki, eşlerinden biri Suud
kraliyet ailesinden.
Suriye’de idareye baktığı-
nızda, yönetimin idare anlayışı
farklı, akrabalık ilişkileri farklı,
aşiret kültürü var olduğu-
nu ve ülke üzerinde Suudi
Arabistan’ın güçlü bir etki
sahibi olduğunu görürsünüz.
Bütün bunları bir araya getir-
KİTAPTA 60 YILLIK BİR DEVLETİN SAVAŞLARLA, KAVGALAR-
LA, KATLİAMLARLA, DARBELERLE DOLU BİR GEÇMİŞİ VAR.
HERKESE GÖRE, HERKES TARAFINDAN ANLAŞILABİLECEK
BİR ŞEKİLDE BUNLARI AKTARMAYA ÇALIŞTIM.