73
aralık
2013
fa Kemal-Şeyh Mahmut Berzenci ile devam
eden arayışın bir parçası olarak da değerlen-
dirilebilir. Bir ilginç durum da şu: Abdullah
Öcalan’ın “Çözüm Süreci”nde önemli bir
yere sahip olan 21 Mart tarihli mektubunda
yaptığı “Genişletilmiş Misak-ı Milli”vurgusu
ve Türk-Kürt ittifakı çağrısı.
Biraz daha açmak gerekirse Öcalan, söz
konusu mektubunda aynen şu ifadeleri kul-
lanmaktaydı: “Ortak geçmişimizin ortaya
koyduğu gerçek, ortak geleceğimizi de birlik-
te kurmamız gerektiğidir. TBMM’nin kuru-
luşundaki ruh, bugün de yeni dönemi aydın-
latmaktadır… Tıpkı yakın tarihte, Misak-ı
Milli çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin
öncülüğünde gerçekleşen Kurtuluş Savaşı’nın
derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz. Tüm bu
kesimleri eşitlikçi, özgür ve demokratik ifa-
de tarzının örgütlenmesini gerçekleştirmeye
çağırıyorum…Bu toprakların tarihselliğinde
önemli bir yer tutan ‘biz’kavramının genişliği
ve kapsayıcılığı, dar iktidar elitleri eliyle teke
indirilmiştir. ‘Biz’kavramına eski ruhunu ver-
menin zamanıdır. Bizi bölmek ve çatıştırmak
isteyenlere karşı bütünleşeceğiz. Ayrıştırmak
isteyenlere inat birleşeceğiz… Bu büyük
medeniyet, kardeş topluluklar, siyasi baskı-
larla birbirine düşürülmeye çalışılmış, hakkı,
hukuku ve özgürlüğü esas almayan düzenler
inşa edilmeye çalışılmıştır. Batılı emperyalist
müdahaleler, baskıcı anlayışlar Arap’ı, Türkü,
Kürdü, toplulukları sanal sınırlara, suni prob-
lemlere gark etmeye çalışmıştır…Bugün, ar-
tık yeni bir Türkiye’ye, yeni bir Ortadoğu’ya
uyanıyoruz. Çağrımı bağrına basan gençler,
yüce kadınlar, söylemlerimi ‘Baş göz üstüne’
diyerek kabul eden dostlar, sesime kulak kesi-
len insanlar! Bugün yeni bir dönem başlıyor.”
Daha net bir şekilde ifade etmek gerekir-
se, Öcalan’ın şu mesajları vermeye çalıştığını
göreceğiz: Yeni Ortadoğu ve yeni Türkiye
sürecinde “Türk-Kürt ittifakı”, genişletilmiş
Misak-ı Millî hedefi ve emperyalizmin oyu-
nuna gelmemek.
Barzani’nin“Kerkükteklifi”
Buradaki kilit ifadelerden biri “genişletilmiş
Misak-ı Millî”. Tam da bu noktada Barzani
tarafından gündeme getirilen teklif oldukça
dikkat çekici. Aksiyon dergisinden Haşim
Kılıç’ın haberine göre, Türkiye ziyaretinde
Başbakan Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı
AbdullahGül ve Dışişleri Bakanı Ahmet Da-
vutoğlu ile Irak’ın siyasî durumu, Suriye ko-
nusu ve PKK’nın etkisizleştirilmesi hususları-
nı konuşan Barzani, asıl bombayı İstanbul’da
patlatıyor ve Başbakan Erdoğan ile yaptığı
ikili görüşmede, “Kürdistan’ın ilan edilmesi
durumunda Kerkük’ü Kürdistan sınırları içine
almayı planladığını veTürkiye ile Kerkük’ü or-
tak yönetebileceklerini, Kerkük’te Türkiye’nin
menfaatine olacak bütün şartları kabul edece-
ğini”Başbakan Erdoğan’a bildiriyor.
Haşim Kılıç’a göre bu talepler kabul görü-
yor, ancak Irak’ın düzelmesi hâlinde bütün is-
teklerin rafa kaldırılması, PKK konusu hariç
bütünmeselelerin yenidenmüzakere edilmesi
de öngörülüyor.Bu da bizlereOsmanlı’dan bu
yana devam eden, rahmetli Özal ile Atatürk
sonrası tekrar başlatılan fakat akamete uğra-
tılan “güvenlik” bazlı Kürt politikasının halen
gündemde olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla
zaman zaman kesintiler olsa daMisak-ı Millî
hedefinde bir süreklilik söz konusu. Bunun
gerçekleştirilebilmesi için de bölgedeki Türk-
ler ve Kürtlerin birlikteliği esas.
Hangi Kürdistan,
hangi liderlik?
Peki, bu o kadar kolay mı? Açıkçası yaşa-
nan son gelişmeler, bu hedefin çok da rahat
gerçekleştirilemeyeceğini gösteriyor.En azın-
dan Kerkük’ün statüsü noktasında Türkmen-
leri ve Kürtleri çatıştırmayı hedef alan pro-
vokasyonları unutmamak gerekiyor. Misal:
Büyük Kürdistan’a doğru Barzani provokas-
yonu” olarak nitelendirilmekte gecikmeyen 4
Aralık’ta Kerkük’teki İstihbarat Müdürlüğü
ve AVM’ye yönelik saldırı.
Bu olayın hemen öncesinde Irak Türkmen
Cephesi (ITC) Başkanı ve Kerkük Millet-
vekili Erşad Salihi’ye yönelik Tacura’da ger-
çekleştirilen bombalı saldırıyı ve PKK’nın
Yüksekova’da bir kez daha ortalığı kana bu-
lamasıyla başlayan gelişmeleri de göz ardı
etmemek gerekiyor.
Asıl zorluk ise, söz konusu süreçte yekpare
bir Kürt yapının/liderliğin olmaması. Bu da
hiç kuşkusuz projenin hayata geçirilmesini
zorlaştırıyor. Bunun için birkaç somut örnek
vermek gerekirse ilk olarak 27 Nisan 2013’e,
Irak’ın kuzeyindekiDuhok şehrine gidelimve
IBKY Başkanı Mesut Barzani’nin 3.Gençlik
Konferansı’na gönderdiği mesaja bakalım.
Kürdistan’ın tüm parçalarının katılacağı ulu-
sal bir kongre için koşulların her zamankin-
den daha uygun olduğunu açıklayan Barzani
aynen şöyle diyordu: “Kürtlerin büyük adım-
lar atacağı ve aydınlık bir yarının Kürtleri
beklediğine olan umudun her zamankinden
daha yüksek olduğunu size bildirmeyi bir ge-
reklilik olarak görüyorum. 21.yüzyıl, Kürtle-
rin yüzyılıdır. Gençlerin görevleri ağırlaşıyor
ve en iyi şekilde ülkemize hizmet etmek için
hazır olmanız gerekiyor.”
Murat Karayılan ise 8 Mayıs’ta geri çekil-
menin başlayacağını ilan ettiği açıklamasında,
Ortadoğu’da ve ülkemizde önemli tarihsel
gelişmelerin yaşandığı bu süreçte, tüm par-
çalar arasında milli dayanışma ve barış için
ulusal bir platform oluşturmaya, Hewlêr’de
Birlik, Dayanışma ve Barış Konferansı’nı
örgütlemeye ve katılmaya çağırıyoruz” ifade-
lerini kullanıyordu.
30
Ekim’de ise Washington’da gerçekleş-
tirilen “Yeni Ortadoğu’da Kürtlerin Rolü”
başlıklı konferansta BDP Eş Genel Baş-
kanı Selahattin Demirtaş, “Kendi ülkemiz
de dâhil her yerde, ülkeleri bölüp parçalayıp
yeni sınırlar çizmeden, özgürlüğümüzü ve
statümüzü kazanarak çözümü sağlayabiliriz”
mesajını veriyordu. Çözüm Süreci’nin artık
proje” aşamasına geçmesini ve gözlemci ola-
rak “üçüncü taraf ”lara açılmasını da isteyen
Demirtaş, bunun dışında ABD’li yetkililere
Kürtlerin yeni Ortadoğu’da önemli rol oyna-
yabileceği ve “Kürtleri doğrudan destekleyen
ve muhatap alan”bir politika izlemeleri çağrı-
sını da yapmaktaydı.
Dolayısıyla yukarıda detaylı bir şekilde or-
taya koymaya çalıştığımız Öcalan’ın çağrısı
ya da ortaya koyduğu vizyon ile Demirtaş
ve Karayılan’ın verdiği mesajların çok farklı
uçlarda olduklarını görürüz. Buna kısmen de
olsa Mesud Barzani de dâhil edilebilir. O za-
man karşımıza çok farklı bir Kürt liderliği ve
Kürdistan”hedefi çıkıyor ki,zaten temel soru
ve sorun da buradan başlıyor.Buna sağlıklı bir
izahat getirilemedikçe söz konusu süreç, her
türlü provokasyona açık olmaya devam ede-
cektir. O yüzden “eylem” ve “söylem” bütün-
lüğü oldukça önemli. Aksi takdirde farklı bir
süreci konuşmak gerekecek ki, bu da bizi yeni
bir Sykes-Picot süreci ile Sevr sendromuna
bir kez daha götürmekle eşdeğer olacaktır.
Sonuç
Yeni”Ortadoğu ve “yeni”Türkiye sürecin-
de “Kürt faktörü”, bir kez daha başrolü oynu-
yor. Dolayısıyla süreçte inisiyatif sahibi olan,
yeni Ortadoğu’nun da büyük ölçüde belirle-
yici gücü olacak. Nitekim tarafların ellerin-
deki tüm enstrümanları seferber etmelerinin
altında da bu husus yatıyor. Şu ana kadar ibre,
Türkiye’nin burada daha fazla şansı olduğunu
gösteriyor. Hem sahip olduğu jeopolitik ko-
numu, hem de diğer ülkelere nazaran tarihî
ve sosyolojik faktörler bazında tartışılmaz
üstünlüğü, Türkiye’yi Ortadoğu’da bölge
Kürtlüğü açısından ön plana çıkartıyor. Daha
somut bir ifadeyle “güçlü İstanbul”, halen bu
coğrafyanın hayallerini ve ümitlerini besliyor.
Kasım 2007’de Kuzey Irak bölgesindeki
nüfusun yaklaşık olarak yüzde 70’ini oluştu-
ran 63 Kürt aşiretin Türkiye’ye bağlanmak
isteğinin altında da bu husus yatıyor. Bu
gerçeklik, hiç kuşkusuz “diğerleri”nin de en
büyük endişe/korku kaynağı olmaya devam
ediyor. ABD BOP’u ile Türkiye BOP’u ara-
sındaki mücadelenin temelinde de zaten bu
husus yatıyor.