61
aralık
2013
olayın sebep, sonuç ve amaçlarını öğrenme
imkânı buluyoruz.
Yakın tarihimizde -alakasız gibi görünse
de- birbiriyle bağlantılı ve hâlâ sorgulanan
yığınla konu var. Bu bağlamda çok partili
sisteme geçiş, darbe dönemleri, anayasa tan-
zimi gibi problemli çok sayıda başlığımız da
mevcut. Söz konusu maddeler, gündemle
alakalı olarak kimi zaman daha ön plana çı-
kabiliyorlar. Son olarak yeni anayasa hazır-
lıklarının sürdürüldüğü komisyon çalışma-
larının kesintiye uğraması, bu üç konunun
tekrar tartışılması ve gözden geçirilmesini
gerekli kılmıştır.
Aslında yeni anayasanın önemini ve
neden ona ihtiyaç duyulduğunu anlamak
için çok partili sisteme geçişimizi, darbe-
lerin ülke siyasetinde bıraktığı kalıcı izleri
ve bu dönemlerde hazırlanan anayasaları
incelemek lazımdır. Yapılacak yüzeysel bir
taramayla bile ülkenin yeni ve özgürlükçü
bir anayasaya neden ihtiyaç duyduğu anla-
şılabileceği gibi, yeni anayasanın ne kadar
önemli olduğu da görülecektir.
Esasında ülkemizdeki en büyük sorunlar-
dan birini de halkın ihtiyaç ve düşünceleri
göz önünde bulundurulmadan yapılan de-
ğişiklikler/düzenlemeler konusu oluşturur.
Yenilikler yapılırken, ihtiyaca hizmet edip
etmediğine bakılmadığı gibi toplumun gö-
rüşlerinin diskalifiye edildiği bir tutumun
benimsendiği de aşikârdır. Çok partili siyasî
hayata geçişte de durum bundan farklı de-
ğildir. Dönüşüm gerçekleşirken, belirleyici
unsur olarak toplumun isteği değil, ulusla-
rarası konjonktürün baskısı olmuştur. Üzü-
cüdür ki, tek partili siyasî hayata son verilip
demokratik bir uygulamaya geçilirken bile
demokrasimiz ciddi bir yara almıştır. Yıllar-
dır halkın taleplerini görmezden gelen yapı,
Batı dünyasının tepkilerine kayıtsız kalma-
yarak bir “imaj düzeltme projesi” olarak çok
partili hayata geçmeyi kabul etmiştir.
Çok partili siyaseti benimsemiş olmak,
demokrasinin gereğini uygulamak anla-
mına gelmemiştir. 1946’da gerçekleştirilen
seçimde açık oy-gizli tasnif yapılmıştır. Yeni
sistemde de halkın iradesi tahakküm altına
alınmak istenmiş, lakin 1950’de Demokrat
Parti’nin iktidara gelmesi engellenememiş-
tir.
1950’
de iktidar olan Demokrat Parti’yi
alaşağı etmek isteyen tek parti zihniyeti,
siyasî erki tekrar ele geçirme çabası içeri-
sine girmiştir. Halk desteğiyle iktidar yo-
lunun kendilerine kapandığının farkında
olan siyasî mekanizma, bu gücü tekrar elde
etmek için çözüm bulmaya çalışmıştır. Ni-
tekim daha 1953-54 yılları arasında, Ordu
içerisinde darbe yapma amacıyla oluşturu-
lan örgütlenmelere rastlanmıştır. 27 Mayıs
1960
Darbesi’ne kadar bu yöndeki uğraşla-
rını sürdüren mekanizma, isteğine sonunda
kavuşmuştur.
27
Mayıs Darbesi, yakın tarihimizde hal-
kın iradesini hiçe sayması, iktidarı ele geçir-
mek için tüm yolları mübah görmesi anla-
yışından dolayı çok önemlidir ve sandıktan
çıkamayacağını anlayan gücün, iktidara
gelebilmek amacıyla “yeniçerilerin kazan
kaldırma mirasını devraldıklarını” gösterir.
Demokrat Parti’yi vesayet altına alamaya-
cağını anlayan mihraklar, kendi kurdukları
bir meşrulaştırma zeminiyle darbeyi meşru
zemine çekmeye çalışmışlardır.
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu tarihe
kadar kendilerini devletin yegâne sahibi ve
koşulsuz iktidar gücü gören anlayış, ana-
yasal gücü de arkasına aldıktan sonra ülke
tarihinde yeni kara lekeler oluşturmaya
devam etmiştir. 12 Eylül Darbesi, 12 Mart
Muhtırası, 28 Şubat süreci ve 27 Nisan
e-muhtırası, arkadan gelen, görünen ve etki
eden müdahaleler olarak tarihimizdeki yer-
lerini alırken, bir o kadar da teşebbüse rast-
lanmıştır.
Darbeciler, ellerini güçlendirmek ve ge-
lecekteki tehditleri engellemek için yasal
düzenlemeleri yapmaktan da geri kalma-
mışlardır. 1960 Darbesi sonrası hazırla-
nan 1961 Anayasası, yürürlükte olan 1924
Anayasası’nı devre dışı bırakırken demokra-
si açısından ülkeyi on yıllarca geriye götür-
müştür. 1961 Darbe Anayasası da 12 Eylül
Darbesi’yle bir kez daha geriye giden muh-
tevaya dönüştürülmüştür.Üzücü olansa hâlâ
bir darbe anayasası ile yönetilen ülkemizde
insan hak ve özgürlüklerinin, demokrasinin
en büyük sorunlardan birini oluşturmasıdır.
Bireyin düşüncesini yok sayan, devleti
dokunulmaz ve eleştirilmez gören anlayışın
hükümranlığı devam etmektedir. Ulaşım,
haberleşme, düşünce özgürlüğü gibi temel
hak ve özgürlükler noktasında dahi ciddî
sıkıntılar yaşamaktayız. 1924 Anayasası’nın
gerisinde olan kanunlarımızla 2000’li yılları
devirmeye devam etmekteyiz. Bu kötü ve
karamsar tablodan kurtulma ümidi içeri-
sindeki herkes için yeni anayasa çalışmaları
çok önemliydi. Ancak siyasî partilerin ikbal
kaygıları, bencil ve ideolojik yaklaşımları,
Komisyon’un çalışmalarını durdurmaya
yetti. Oysa 12 Haziran 2011 seçimlerinden
sonra ümitle beklenen çalışmalardan birini
de yeni anayasa çalışmaları oluşturuyordu.
Meclis’teki partilerin sayısal dağılımı göz
önünde bulundurulmadan, dört partiden de
üçer vekil alınarak oluşturulan komisyonun
çalışmalarına ara vermesi ise bir düş kırık-
lığına yol açtı. Kendisine 31 Aralık 2014
tarihine kadar çalışma süresi tanımış olan
ekibin bu kararı, ümitleri seçim sonrasına
bıraktı.
Hâlbuki yeni anayasayı şekillendirmek
için bir araya gelen ekip, çalışmalarına ga-
yet güzel başlamıştı. 30 Nisan’a kadar yeni
anayasaya görüşlerini iletmek, destek olmak
isteyen teşekküllere kulak vermiş, onları
dinlemişti. Üniversiteler, sivil toplum ku-
ruluşları, meslek örgütleri gibi, ülkenin dü-
şünsel dünyasında varlık gösteren kurumlar
da Komisyon’a düşünce ve görüşlerini ilet-
mişlerdi.Bu uygulama,siyasî tarihimizde ilk
defa bir anayasa yapılırken halkın etkin bir
şekilde katılımcı olması anlamına gelmek-
teydi. Üstelik katılımda fikirsel bir ayrım
ve tasnif gözetilmemiş, her düşünce ve kul-
vardan yapılanmalara aynı oranda katkıda
bulunma ve kendilerini ifade etme imkânı
sağlanmıştı.
Anayasa Uzlaşma Komisyonu her ne
kadar çalışmalarına ara vermiş olsa da me-
sai yaptıkları zaman içerisinde 60 madde
üzerinde uzlaşma sağlamıştı. İşkenceyi,
insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele ve de
insan ticaretini yasaklarken, tutukluluk ve
yargılama usullerinde de insanı önceleyen
bir tutumda birleşmişlerdi.Özellikle bireyin
hak ve hukukunu gözeten, düşünce, yaşama,
düşünme hakkına saygı gösteren bir uygu-
lamada mutabakat sağlanmıştı. Devleti in-
sanın üstünde gören anlayışa son verilecek
maddeler benimsenirken insan odaklı bir
saygı gösterme, yargısız infazda bulunma-
ma konusunda uzlaşılmıştı. İnsan onur ve
haysiyetinin dokunulmazlığı kabul edilmiş,
bunun insan haklarının ve anayasal düzenin
temelini oluşturduğu benimsenmişti.
Yeni ve tüm kesimlerin katılımcı olduğu
özgür, çağa uygun, insan ihtiyaçlarına cevap
verebilen bir anayasa hazırlamak, kısa süre-
de ve alelacele gerçekleştirilecek bir iş değil
kuşkusuz. Lakin darbe yasalarının toplumu
gittikçe eskiye taşıyan kuralları da artık ra-
hatsızlık verici boyutu da aşmış durumda.
Seçim sürecine girildiği için akamete uğ-
rayan yeni anayasa çalışmalarının seçim
sonrası ivedilikle ele alınacak konulardan
biri ve en önemlisi olacağına şüphemiz yok.
En azından ümit ve umudumuz bize bunu
söylüyor…