45
aralık
2013
rına oranla büyütülebilirdi? “Okullar şöyle
arttı da etüt merkezleri böyle arttı bizim za-
manımızda” diyerek kimin gönlü alınmaya
çalışılıyordu?
İşte teşkilat, bütün tabanını nitelikli bir
pozisyona sokarak konuşan dilleri de bu so-
rularla nitelikli bir pozisyona getirmeyi ba-
şardı. Öyle ya, partide yönetici veya millet-
vekili, hatta bakan konumunda var olurken
söz konusu zümrenin bir mensubu olduğu-
na inanan isimlerin dahi konuya yaklaşım-
ları bir anda statiğe alındı. Peki, teşkilat bu
pozisyona nasıl geçerken neye göre bu tavrı
sergilemeye karar verdi?
Bir gazetenin, pusulasının yanına mıkna-
tıs konulmuş bir ülkeyi kolayca rotasından
saptıracak ve bilinmez tufanlarda rahatlıkla
alabora edecek çaptaki bir belgeyi habercilik
namına güya ortaya çıkarması, tartışma çok
basit bir yörüngede ilerlerken, aslında sahip
olunan garez ve hezeyanın niteliğini gözler
önüne serdi. Millî Güvenlik Kurulu’nun
2004
yılında almış olduğu bir kararı yayın-
layan gazetenin bu haberi, bir noktada söz
konusu zümreye tuzak kurmakla suçlanan
Hükümet ve temsilcileri tarafından hiçbir
şekilde yalanlanmadı. Bu haberi yapan ve
haberi destekleyenlerse, Hükümet’in bu
haberi inkâra gitmeyişini bir galibiyet gibi
değerlendirdiler.
Söz konusu yayınlanan belgenin altın-
da (dönemin) Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer, Başbakan Recep Tayyip Er-
doğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve
Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün
de imzaları vardı. Hezeyan, AK Parti ve
Erdoğan’a vurmaktı ve bütün odaklandır-
ma da Erdoğan’aydı. Peki, aynı belgede
imzası bulunan Abdullah Gül ve Hilmi
Özkök’e asla yansıtılamayan öfkenin dura-
ğı niçindi? Gül, söz konusu belge için yok
hükmünde mi? Başbakan Başdanışmanı
Yalçın Akdoğan’ın “O belge kadüktür” çı-
kışı Erdoğan’ı kapsıyor da Gül ve Özkök’ü
kapsamıyor mu? Hayret! O dönemin MİT
Müsteşarı Hakan Fidan da değil…
Belgenin yayınlandığı gün, 90’lı yılların
en çok konuşulan olaylarından “Köstebek
Skandalı” aklıma geldi. Emniyet İstih-
barat Dairesi’nden Jandarma İstihbarat’a
adam sızdırdığı ve bilgi arakladığı Bülent
Orakoğlu’nun dramını hatırladım aniden.
Ve bugün de birilerinin, önceki yıllara ait
bir belgeyi sakladığını veya bugün bir ope-
rasyonla arşivden sızdırdığını görüyordum.
Netti: Bu, vatana ihanetti! Her ne olursa ol-
sun, bu belgeyi öyle ya da böyle servis etmek
de vatana ihanetti!
Ne demeliydi Başbakan bu belgeyi yayın-
layanlara? “O gün gücümüz bir şeye yetmi-
yordu. Biz de imzaladık ama sonra o mad-
deleri gündemden çıkarttırdık” mı? 2004’e
ait bir belgeyi o zümreye hazırlanan komp-
lonun resmî bir belgesiymiş gibi sunanlar,
2008’
deki AK Parti’ye açılan kapatma dava-
sına neden aynı somutlukla yaklaşamazlar?
Çünkü ne kafaları, ne de imanları yeter…
AK Parti teşkilatı, işte Başbakan’ın gös-
terdiği bu net “ihanet” tanımlamasını doğ-
rudan gördü ve bütün gücüyle pozisyonunu
aldı ve bir yerlere şunu söyledi: “Duanla ya-
şamadım ki bedduanla öleyim!”
Bamtelinden içeru
Belgenin yayınlandığı günlerde gösteri-
me giren Hocaefendi sohbetleri, 28 Şubat
günlerinde bambaşka vizyonlarla gösterilen
Fethullah Gülen kasetlerinden şimdi daha
çok reyting yapıyordu. Öyle ya, ağzından
Firavun” gibi terennümünün döküldüğü
Hocaefendi’nin kime kastettiği merak (!)
konusuydu. Allah’tan daha sonraları yine
sohbetlerle talebelerinin tansiyonunu dü-
şüren Hocaefendi, “Biz hata ettik. Liyakate
sahip olmayan insanlara biz çok kıymet ver-
dik” demişti.
Bu arada her ne kadar söz konusu kitleyle
alakalı olarak tek bir gazetenin yazdıklarına
bakılsa da diğer taraftan aynı kitleye men-
sup başka yayın organlarının yaptıklarıysa
savaşlardaki vur-kaçlara benziyordu. Bü-
tün bu tartışmaların gerçekleştiği günlerde
bir taraftan da partisinin belediye başkan
adaylarını tanıtan Başbakan, Gaziantep’te
gösterdikleri aday olan Aile ve Sosyal Poli-
tikalar Bakanı Fatma Şahin ve beraberinde-
kilerle poz veriyor, lakin işte o malum yayın
organlarından birinde,Erdoğan ve Şahin dı-
şındakiler kesilerek yayınlanıyordu. Malum
gazetenin bu üslubuna ilginç (!) bir şekilde
karşı koyan Başdanışman Akdoğan, verilen
fotoğrafın bir ayıp olduğunu söylüyordu.
Ne vardı ki fotoğrafta? Erdoğan’la Şahin
el ele tutuşmuş birbirlerine bakıyorlar, ne var
yani? “Biz baba-kız gibi gösterdik” diyordu o
fotoğraf içinmalumgazetenin genel yayın yö-
netmeni.Peki,Akdoğan neden bu kadar agre-
sifti? Neden fotoğrafa bu kadar sert çıkmıştı?
Her güne yayılan Hocaefendi sohbetle-
rinden birinde,  “Ben ona bu iyiliği yapma-
sam kaset komplosuna düşecekti ve şimdi
devlette bulunduğu bugünkü daha üst
makama gelemeyecekti” şeklinde sarf ettiği
sözler, bütün bu gergin gündeme bambaşka
bir boyut kazandırdı. Bütün süreçte doğru-
dan hedef tahtasına oturtulan Erdoğan’ın,
söz konusu sohbet görüntüsünün yayınlan-
masından sonra Akdoğan’ınki gibi bir karşı
atakla savunulmaması, acaba bunca yalan
haber ve iftiranın atıldığı demde düşeceği
hali kim kaldırabilirdi? Bir devlet,asla kaldı-
ramazdı.Ama büyük bir devlet,Akdoğan’ın
bu ilginç (!) çıkışıyla kaldırmış oldu.
Güvendik, borca girdik”
Dershanecilik, tartışmada göz önüne
konulan bir kitle sorunu değil, hele o kitle
tahakkümü veya yüce temsilciliği altında
sürdürülen bir girişim hiç değil, sistemin
kapatmak üzere izin verdiği hür teşebbüs
ürünüdür.Durum şu ki, ülke eğitimini dün-
yanın bir numarası haline getirseniz de bu
ülkede “Dershaneleri kapatacağız” dediği-
nizde bugünkü tepkiyle aynı şekilde kar-
şılaşırsınız. Hukukla bağlı bu hür teşebbü-
sün sağladığı istismar kanadı ve dolayısıyla
Hep aynı tepkiyle karşılaşırsınız” dememi-
zin sebebi, öncelikle oluşturulan istihdam
gücünden kaynaklanmaktadır. Süreç içinde
gösterilen haberlerden birinde gördüğüm
iki müstahdem hanımın söyledikleri, bu
konudaki sabitliğimin kaynağıdır: “Buraya
güvendik, borca girdik.”
Gündem olan tartışmaların nasıl başlatıl-
dığı ve nereye yığıldığı ortada. Böyle olun-
ca bir tarih sahnesi canlanıyor karşımızda.
Agamennon, kardeşiyle birlikte, kardeşinin
kaçırılan karısını geri almak için Truva kıyı-
larına bütün donanmasını yığıyor ve Helen’i
istiyor.Hector, kardeşiyle kaçan Helen’i ver-
meye yanaşmıyor. Bunun üzerine Agamen-
non, öfkeyle donanmasına doğru ilerlerken,
Helen’i kaçıran Paris, aldatılan Sparta Ko-
mutanı Menelaus’a düello teklif ediyor.Me-
nelaus, ağabeyi Agamennon’a “Nasılsa ben
bunu yenerim. Sen bir gün bekle ve sonra
hücumunu yap” diyor…
Düello başlıyor ve Paris, Menelaus kar-
şısında ezildikçe eziliyor. Bir an kılıçsız ve
kalkansız kalan Paris’e tam son darbe indiri-
lecekken, Hector, kardeşinin canını kurtar-
mak için Menelaus’u öldürüyor. Bu ölüm,
yalnız ve yalnız Truva’yı almak için gelen
Agamennon’a en büyük bahaneyi veriyor…
Hikâyeyle başlayıp hikâyeyle bitirdik
ya, ilk hikâyenin hükmünü de anlatıp akıl
oyunları kurmaya niyetli değilim(!). Zaten
devenin üzerinde vah çeken Ayşe’ye dön-
dük; bir mızrak uçlarına, bir de ardımıza
bakıp duruyoruz…