100
aralık
2013
Toplum
haber
ajanda
saklamış. Hâlâ bugün, o binlerce yılın ema-
neti, hiçbir işe yaramadan öylece duruyor.
Ne zamandır peynirlerimiz market peyniri
kardeşlerim!? Bozulmasın diye soğuk raf-
larda saklanan peynirler giriyor evlerimize.
Oysa binlerce yılın emaneti bir taşımız var
ve şekli ile oynandığı için biz kendi peyniri-
mizi yapamıyoruz. Şimdi bize, peynir bido-
nuna uygun bir taş lazım...
***
Selam ve hürmetle kıymetli kardeşim!
Taşımız, toprağımız. Biri bize emanet edilen
miras, diğeri bize miras olarak düşen sermaye...
Bir medeniyetin algı düzeyinde başına ge-
len, zelzele sonrası halini yaşıyoruz bugün.
Zelzeleyi erozyonlar, erozyonları asit yağ-
murları takip etti.
Kıymetli kardeşim! Şimdi Süleymaniye’yi
yeniden inşa etme vaktidir. Yeniden
Edirne’de Selimiye’yi, Erzurum ve Sivas’ta
Ulu Cami’yi inşa etme vaktidir. Sultan Ah-
met yeniden yükselmeli İstanbul’da. Birkaç
renkli taş değil Sultan Ahmet, süslü bir
cami değil Selimiye, büyük bir cami olmak-
la yetinmez Ulu Cami. Görselin ardındaki
görünmeyen seli görmeli, mavi nehirlerden
bihaber kalmamalıyız.
Yetti artık! Artık gönül deryamıza bağ-
lanan kanallar açacağız. Ve her açılan yeni
kanal, görsellerimizin ruhaniyetini yeniden
inşa edecektir. Sultan Alparslan’ı şehirle-
rimizin sokaklarında, mahalle aralarında
gezdireceğiz. Zamanın tapınakları olmuş
popüler mağazaların kapital vitrinlerinin
önünden geçerken,“Burası benimmabedim
değilmilletim!”diyenÇağrıGazi’yi farkede-
ceğiz. Yaşadığımız şehrin kıymetini bilelim
diye konferansa gelen Tarık Bin Ziyad’ları
göreceğiz salonlarda. Yağmur taneleri gök-
ten meleklerin avuçlarında bize emanet
edilirken, rahmeti indiren Rabbim şahit
olsun, Selimiye’nin minarelerinde Bilal’ler
ezan okuyacak her bahar. Ve Üsküdar’dan,
Fatih’in Topkapı’yı seyrettiğine tanıklık
edeceğiz. Yeter ki taşların cismaniyetinden
çalınmış mahiyetini tekrar yerine inşa edip,
Erzurum’da Lala Paşa’yı süpermarketler
kadar aşina edelim gönüllerimize ve zihin
dünyamıza. Hücre hücre dağıtılmış genç
adamın parçaları bir gün nescolacak çına-
rına. Gençliğin damarlarına, medeniyetinin
yeniden zerk edileceği o günü sabırsızlıkla
bekliyoruz.
Varlıklar dünya sahnesinde belirir. Genç
olur, olgunlaşır ve nihayetinde bu sahneden
silinip göçerler. Genç olmak, zamana esir
biyolojik bir gerçekliktir malumunuz. Tek-
rarının mümkün olmadığı ve olamadığı bir
hakikattir bu. Genç, sadece insan için değil,
tüm canlılar için geçerli, zaman içre dünya
hayatının belli bir dönemini tarif eden tatlı
bir genellemedir.Gençlik ise başlangıcından
itibaren helezonik bir sarmal gibi gitgide
genişleyerek yükselen, tekrarı her an müm-
kün olan, ancak ve ancak inanç ekseninde
var olabilen ve inancın negatif sarmalında
var olamayan bir haldir. Ademoğlunun veya
Havvakızının bir çeşit hâlet-i ruhiyesidir.
Bu sohbetimizin konusu, yukarıda sözü-
nü ettiğimiz hayatın belli bir döneminde
yaşanan biyolojik gerçeklik değil, inanç ve
inançsızlık ekseninde yaşanan gençlik kav-
ramı olacak. Doğası gereği akışkan olan
gençliğin, karartıdan şekil almış bu çağda
çepeçevre saran büyüleyici ışıklardan ve
ışıkların büyüsü ile kurutulan fikir bahçesi-
nin erik ağacından bahsedeceğiz. Ekin yeri
yangından arda kalan gölge düşmüş sarı ba-
şaklar misali genç nüfustan bahsedeceğiz.
Büyük bir hayal gücüne sahip genç bi-
rey, cesaretin çekingenliğe, macera isteği-
nin rahata üstün geldiği pek çok problemi
bir arada yaşayan, dışarıdan gelecek her tür
tehlikeye açık insan olarak bilinir.Yıl 1950...
Okuyan gençler, o günlerde bir yerlere ka-
nalize edildi kıymetli kardeşim! Heyecan
verici bir filmin, can alıcı sahnesini izler
gibiydik. Sokak eylemlerinin içine itilmiş
gençlerimiz başroldeydi. Partileşme ve ide-
olojik kimlik kazanma sürecini tamamlayan
gençlik,1960’lı yıllarda politize olma süreci-
ni de tamamladı. Filmin başka bir sahnesini
izletmeye başladılar bu defa. Siyasi tercihleri
çerçevesinde örgütleşerek militanlaşmış,
militanlaştırılmış bir nesil, hasattan bir gün
önce yanmak üzere ateşini bekleyen buğday
başakları gibiydi artık.
Yıl 1960-1970... Şehirlerimiz sokak so-
kak anarşik eylemler ve suikastlarla anılan
bir konseptin parçası haline gelmişti. Gök-
ten asit yağmuru iniyordu adeta o günlerde.
Sığınacak bir yer arıyordu babalarımızın
gözleri ve gözleri ıslak annelerimizin sağa-
nak sağanak yüreği.
Yıl 1980, hazan mevsimi, Eylül’ün 12’si...
Ekin yeri yangından arda kalan gölge düş-
müş sarı başaklar gibi genç nüfus. “Gençlerin
bir daha anarşist olmaması” için uygulanacak
her politika desteklenebilir olmuştu artık
annelerin ve babaların nazarında. Deyim
yerinde ise, ülkenin ve halkın üzerinden si-
lindir gibi geçen apoletli günler yaşıyorduk.
Baba, ağabey, kardeş ve arkadaşların, insan
soyunun kataloglarından ansızın silinme-
si, toplumsal bellekte can yakıcı ders veren
izlekler bırakmıştı. Huzurun, apolitize ol-
makla ve olup bitenlere duyarsız kalmakla
elde edildiği ve beden sağlığının fikirsizlikle
korunduğu algısı yerleştirilmişti fert fert in-
sanımıza. Bu heyecan verici dramatik filmin
finali ise oldukça manidardı. Gençlik artık
ebeveynlere göre, sönük kaldıkça korunabi-
lecek bir nesil olmuştu. Devlet erkine göre
ise, silik oldukça zararsız kalabilecek potan-