Page 99 - HABER AJANDA ARALIK 2012 SAYI 73

97
aralık
2012
>> “Bizimle” olanlar; yalnızca
güzeller, güzel bacaklılar, güzel
suratlılar, kumaşları etlerine gü-
zel dolayıp en güzel yerleri açıkta
bırakmayı başaranlar... Kombin
yapmayı bilmeyenler, modadan
haberi olmayanlar, giyime fazla
para harcamayı israf gibi düşü-
nenler “bizimle” değil. Böyle bir
kurgu işte! Alış verişmerkezleri
de kadının giyimzaafının iyi
gözlemlenerek kurgulanmış bir
düzendeğilmi bir yerde? Kapita-
lizm, çarklarını “kadın” üzerinden
döndürmüyormu en çok? Kadın-
ları giydirdikçe soyuyor, erkekleri
silahlarla ve bombalarla öldürü-
yor, düzenini sürdürüyor... Bize
de çenemizi yormak düşüyor...
Şovprogramıdır, o yüzden
günlük hayatta giyilebilirliği
mümkünolmayan giysiler giyilip
salınmaktadır ve jüri üyeleri,
yarışmacılar anlaşılabilir belki…
Bence, artık suyu çıkmış vaziyet-
te jürinin giydiği şeylerin. Dekolte
sınırlarını hafzalamız alama-
maktadır. Her günbuyayınları
izleyen evhanımlarımız birer
moda avcısı”na dönüşmektedir.
Kekli, börekli bir altın günü top-
lantısınınmevzularınınbaşında
giyinme işi bulunmaktadır.
Yamalı çoraplar görmüş bir
neslin çocukları olarak neredey-
se hiçbir giysimizi eskitemeden
dağıtıyoruz artık. Dağıtıyoruz,
çünkümodası geçiyor. Modası
geçmiş şeyleri giyenler “bizimle”
olmayanlar. Ötekine, bizimle
olmayana, bizdenolmayana,
moda avcısı olmayana veriyoruz
giymediklerimizi.
İlginç bir sosyoloji alanı bence
buprogrambir yandan. Kadın
üzerinden kurulmazmı zaten
bütünmedeniyetler? Kadınlar
kendi sosyo-kültürel yapılarına
göre giyinip kuşanıp enbeğen-
dikleri halleriyle salınıyorlar ya -o
platformüstünde, jüri karşısında-,
ekranın karşısındanbakıyorsun
ve şunları görüyorsun: Bir kua-
för, bir üniversite öğrencisi, bir
mimar, bir şarkıcı, bir stilist, bir ev
hanımı, bir bankacı…Hepsi kendi
kültürüne göre giyiniyor. Ve her
kültürün giyimalgısı, zevki bir-
birinden çok farklı. Herkes siyah
elbise giyse de hiç biri bir siyah
elbiseden ibaret olmuyor.
Okullarda serbest kıyafete
geçilme kararı verilince yine
tartışmalar başladı ve en çok
muhalefet edilen konu ekonomi
üzerindenyapılmaya kalkışıldı
ya, işte siyahönlüklerin siyah
elbiseler gibi olduğunudüşün-
dümbenbu tartışmalar sürerken.
Evet, herkes siyahönlük giyse
de hiçbir siyahönlük diğer siyah
önlükle aynı değildir. Tıpkı “Bu-
günNeGiysem” programında
bütünyarışmacıların siyah elbise
giymelerine rağmenbütün siyah
elbiselerin farklı olması, herkesin
kendi sosyo-kültürel durumuna
göre siyah elbiseyi taşıması gibi...
Siyaho kadar da kir kaldırmıyor,
işin aslı. Zayıf gösterebilir belki de
şişmanlığı gizleyemez, yoksullu-
ğuya da zenginliği örtebilmesi
mümkündeğil bence. Ve bubağ-
lamda okullarda serbest kıyafet
giyilmesininyoksul çocuklar
üzerinde olumsuz etkisi olacağı
muhalefeti çok sağlambirmuha-
lefetmiş gibi gelmiyor bana.
Öte yandan, ne giyeceğimize
modanın karar verdiği bir sis-
temde asıl düşmanın kapitalizm
olduğuvemücadele edilmesi
gereken şeyinAVM’ler olduğu
atlanılmaktadır, ki tehlikeli olan
budur bence. Dünya para verip
alınanyılınmodası deriler, bir
sonraki sene giyilmez olabiliyor
modası geçtiği için. Bu kez kürk-
ler geliyor, yuvarlak burun gidi-
yor, sivri burun geliyor, İspanyol
paça bitiyor, borupaça geliyor…
Velhasıl, sürekli bir devinimle ve
sürekli eskiyi yenileye yenileye
soymaya devamediyor sistem
kadınları.
oluştu bir süre sonra gözleri-
min hizasına düşen yerde. Her
şeyimi kaybetmiştim...
İnandığım her şey yerle
bir olmuştu sanki. Güvenim,
inancım tuzla buz olmuştu.
Koskocaman şehirde yapayal-
nız kalmıştım. Telefonumdan
-
acil durumlarda arayabile-
ceğim- herhangi bir numara
gelmiyordu aklıma. Sevdiğim
arkadaşlarım yok değildi, ara-
sam beni bulurlardı muhakkak
da şimdi gece gece kimseyi
tedirgin etmek gelmiyordu
içimden. İnsanlar sıcacık yuva-
larında, kim bilir hangi güzel
hayatlardaydı? Bir benmişim
gibiydi böyle ayazda.
Kalkıp yürüyecek mecalim
de yoktu artık.Susamıştımda...
Ağzım kurumuştu soğuktan.
Uzaktan köpek sesleri gelmeye
başladı arabalar biraz seyrel-
diğinde. Korkmaya başladım.
Köpekler beni bulup oracıkta
parçalasa yeriydi. Ertesi sabah
biri bulur, ana haberlere konu
olurdum maazallah! Üstelik
bütün hikayemde çıkardı orta-
ya bir anda. Korktum. Ayete’l-
kürsi okumaya başladım.Sanki
yanlış okuyormuşum gibi geldi
bir ara. İdrak ederek, sesimi
duymaya çalışarak sesli oku-
dum bir kez de. Yok, o kadar
değildim; doğru okuyordum.
Felak ve Nas surelerini oku-
dum yine bağıra bağıra. Sala-
vat getirmeye başladım. Sesim
giderek yükseliyordu sanki.
Allah vardı ya nasıl olsa, bir
şekilde düze çıkacaktım, bun-
dan emindim o anda. Dua
okurken, Allah’la konuştuğu-
muzu hatırladım.Yüzümde bir
gülümseme belirdi o anda. O
an, ayaklarım yerden kesilmiş
de uçuyorum sandım. Hafiflik
geldi bacaklarıma. Yürüdüm,
yürüdüm…
Işıklar göz kırpmaya başladı
uzaktan. Seyrek ışıklı bir yere
doğru gidiyordum. Bir köy
mü, bir mahalle miydi yönümü
döndüğüm yer? Bilemedim
ama belli ki birilerinin yaşadığı
bir yerdi. İlk evin kapısını çalıp
su istesem diye geçti aklım-
dan. Sonra korktum; “Ya kırk
haramilerin evi çıkarsa gece
gece çaldığım kapı?” dedim ve
planımı değiştirdim. Toplu ta-
şıma araçlarının kalktığı bir yer
mutlaka vardır diye düşündüm.
Geldiğim yere geri dönmek en
mantıklı iş olacaktı. Sakinleş-
tim...
Şehrin adı yazan minibüsler,
bir hurda fabrikasında yığılmış
metal parçaları gibi toplu hal-
de duruyorlardı bir yerde. Hiç
kıpırdamaya niyetleri yokmuş
gibi görünüyorlardı. Yaklaştı-
ğımda kör ışıklı bir terminale
vardığımı anladım. Ama artık
vasıtaların hareket saatleri bit-
mişti anlaşılan. Sabahı bekle-
meliydim. Terminalin camına
yaklaşıp başımı iyice cama
yaslayarak içeride kimse olup
olmadığını kontrol ettim. Bir
adam bilgisayara gülüyordu.
Belli ki biriyle konuşuyordu.
Camı ürkerek tıklattım. Bu
saatte, sohbetin en tatlı yerinde
kimbumünasebetsiz dercesine
başını kaldırdı adam. Bir adım
geri kaçtım. Sonra kapıyı açtı.
Ürkek bir tavşan gibi karşısın-
da titrediğimi görünce merha-
mete geldi. “Buyurun, ne iste-
miştiniz?”dedi.“Minibüsler ne
zaman hareket edecek?”dedim
korkuyla. “Birazdan son mi-
nibüs kalkacak, bekleyin” dedi.
Hangi minibüsün hareket
edeceğini gösterdi ve sohbetine
geri döndü. Elektrikli ısıtıcıya
sırtını verip, bilgisayara yüzünü
dönerek hayata karıştığı yerine
döndü. Bir sigara yakıp kaldı-
ğım yerden beklemeye devam
ettim…
Minibüs, karanlıkları hızla
aşıp ışıklara taşıdı geceyi. “Ne-
rede boynu bükük bir garip
görsen/ Hor görme, kim bi-
lir ne derdi vardır…” diyordu
Orhan Gencebay minibüsün
teybinde. Acı, karanlıkta ma-
ceraya dönmüştü ki ışıkları gö-
rünce kaldığı yerden sızlamaya
devam etti…
Bugünnegiysem?
B
İR
televizyonprogramınınadı ama, fenomen
olmuş bir televizyonprogramının... Daima
uzunboylu, uzunbacaklı kızlarınenşık seçil-
diği, balıketli kadınlarapek şansverilmeyen,
hayatımıza “proporsiyonagöregiyinmek”, “bizimle” ya
da “bizsizolmak” kavramlarını sokan, giyindiğimizde
bilinçaltımızayerleşen, “İvanaSert, HakanAkkaya”
isimlerineyakalanmadurumunda fırçayiyecekmişiz
gibi bir korkuyerleştirengiyimprogramı.