Page 69 - HABER AJANDA ARALIK 2012 SAYI 73

67
aralık
2012
Vahit Koç
Toplum
haber
ajanda
B
İR
korku denizinde yaşadığı-
mız gerçek. Ekim 2010 tarihli
dergide, korku üzerine biraz
politik, biraz gözlemsel, biraz
felsefi ve biraz da psikolojik
bir şeyler gevelemişiz. Bugüne baktığımızda
iki yılın ardından pek de değişen bir şey yok.
Çünkü beklediğimiz şey, korkma ve korkutma
sürecinin bitmesidir. Biz duygusal bir milletiz,
yenilen tarafa daha çok merhametimiz meyil-
lenir. Ancak yenilgi zamanlarında bile fırsat
bulursa, mekanik ve demir perdeci bir üslup
tutturacağını söyleyenler adeta merhametimi-
zi boğazımıza tıkıyorlar. O zaman insan sora-
madan edemiyor: “Şimdiki erki eleştirmenin
soyluluğu nedir?”
Kadınları araya sokuyor, onları araçsallaş-
tırıyor; muhafazakârları araya sokuyor onla-
rı araçsallaştırıyor. Neye öfkeniz varsa, neye
meyliniz varsa hemen hepsini araçsallaştırıyor.
Çam sakızından Alaaddin’in lambasına, en
rezil çirkinliklerden en kutsal değerlere kadar
ne buluyorsa araçsallaştırıyor. Sözüm ona, bir
metot gibi, bir strateji gibi uyguluyor. Ama
esasında, zemininde korkunç bir kaygısallı-
ğın, bir korku imparatorluğunun bulunduğu
fevriliklerden oluşuyor hayatı. Korkuyor ve
korkutuyor. Hegelci tarihselcilik anlamında
sürecin iç çelişkilerinin tamamen bu korkudan
doğduğunu fark etmiyor; takıldığı yeri güçle,
marjinalleştirmeyle, bazen sevimlilik veren
ucuz yalan zincirleriyle kapamaya çalışıyor. Bu
o kadar birbirine bağımlı bir giriftlik arz edi-
yor ki arada sevdiğiniz, hoşunuza giden birileri
olursa teşekkür etme, boynuna sarılma doğal-
lıklarını bile esirgiyor sizden.
Toplu hareket ediyorsan, toplumsal hareket
etmiyorsun demektir. Çünkü toplu hareket
cemiyetleşme değil, cemaatleşme hareketi-
dir. Eleştirilerin, iyiliklerin, yerleşmelerin ve
kopmaların “tek bedenin hareketi” gibidir o
zaman. Yani içinizden biri hırsızlık yapmışsa,
hepinizi hırsız sayabiliriz. Zaten içinizden bi-
rinin kullandığı basmakalıp kavramları hepiniz
kullanıyorsunuz. Sizi tanımak için kafiyelere
bakmaya da gerek yok. Hep o aynı sözcükle,
o aynı göz seğirmesiyle, yani o kaygısallık dolu
ciddiyetle lafa başlıyorsunuz. Alternatif akım
jeneratörlerinden bile bahsetseniz kaygısallık
yok olmuyor. Bu kadar sıkmak gerekir mi?
Hayatı bu kadar dışlamanın hiçbir anlamı
yoktur. Günahsız, tövbesiz, telafisiz, özürsüz
bir homojenizm o çok sevdiğinizi söylediğiniz
büyüklerinizin hayatı değildi. Adam olanlar,
en zorba dönemlerde bile, hayat kendilerine
nefes alacak bir fırsat verdiğinde adam olabil-
diler. Hadi bize acımıyorsunuz, kendinize de
acımıyor musunuz?
Doğrusu, adı sanı verilecek zincirleme olay-
lar oldu, oluyor. Bunları anlatmak bana düş-
mez. Dergimizde, dergilerde ve daha başka
yerlerde sırf bunları anlatarak ekmek yiyen
insanlar mevcut. Bense bütün bu olayların
tikelliği üzerinden değil, total anlamı üzerin-
den yazmak istiyorum. Bu totallığın en büyük
belirtisi “korku”dur. Çıplak bir korku değil bu,
içinde yaşanıldığı için ünsiyet peyda edilmiş bir
korku. O varsa, hiçbir şeye ihtiyaç yok. Sanat
onun yanında ikincil, bilim öyle, kültür öyle,
din öyle. Her şeyi dönüp dolaştırıp kaygısallı-
ğın öyküsüne dönüştürmek ne bir ideal teklifi,
ne bir ideal eleştirisi, ne de bir soyluluktur.
Ve politikanın adresine gerek yok. Her şe-
yin indirgenebildiği tek kavram. Hoş, şimdiki
erkle de ilgili değil, eskiden de böyleydi.Korku
değişmeyince bir şeyleri ardı sıra sürüklüyor.
Bakışlar farklı anlamlara bürünüyor. “Acaba
beni yanlış anladı mı? Acaba şöyle mi desem
Neden susuyor, neden gülüyor, neden bugün
dışarı çıkmadı, neden fi-
lanla buluştu, neden öz-
gürlük istiyor, neden or-
tada duruyor? Acaba itiraz
eder mi, psikolojisi nasıl,
neyi seviyor, neye öfke
duyuyor?” Hemen her
cevap politik bir tutuma,
bir fikre indirgenebilir ve
bu cevaplara tekabül eden
davranışların asla kendin-
deliği yoktur, olamaz. Saat,
ya politikaya on vardır ya
da onu on geçiyordur.
Bir de zorda kalınan durumlar vardır. Hani
her şeyin aşikâr olduğu, takkenin düşüp kelin
göründüğü durumlar. Eh, o zaman da kolayı
var: “Ben böyleyim naapalım?” tavrı... “Böyle-
yim, alışmışım, başka türlü davranamıyorum,
ihtiyarlık işte!..Aslanım, ben değişmem asla!..”
Yahut geç de olsa muhatabının yanına gelir,
önce sessizdir,sonra şöyle bir selam verir,sonra
zaten geçmiş-gitmiş bir mesele tavrıyla sohbe-
te girer. Arada da “De mi kardeş?”ler filan…
Çok aşikâr bir durumda yakalanırsa, zaten
marjinalleştireceği bir kimsenin adını anar
veya başkasına zikrettirir: “Ben O’cuyum…”
Yama niyetine bile O’cu olamasa da O’cu olur
birden.
Bütün bunların iki katı kadar da sizin
mutlaka eleştirdiğiniz bir durumun olduğu
zannıdır. Aralarda güzel şeylere tesadüf etti-
ğinizin bilgisinden mahrumdurlar. Ötekileş-
tirilmediklerinin bilgisini bilmezler. Örneğin
basıp bir yerlere gidecek olsanız, yanınızda
bu ötekileştirmeyi götüreceğinizin kaygısı ile
doludurlar. Adeta biz yapıyorsak başkaları da
mutlaka(!) yapar inancı hakimdir.
Sonuç olarak, korkunun tuhaf davranışlar
örgüsüne ittiği bu insanlardan azıcık anlayış
bekleme hakkımız var. “Sizden olsam, ben
de böyle mi olacağım?” endişesini gidermeli-
ler öncelikle. Hem böyle böyle nasıl bir ideali
savundukları buharlaşıyor.Hakikaten bir bilen
varsa, Hakk rızası için çıkıp izah etsin. Bunlar
neyi savunuyor? Ben anlamıyorum da…
Korkunun tuhaf davranışlar örgüsüne ittiği bu insanlardan azıcık anlayış bekleme hakkımız var.
Sizden olsam, ben de böyle mi olacağım?” endişesini gidermeliler öncelikle. Hem böyle böyle na-
sıl bir ideali savundukları buharlaşıyor. Hakikaten bir bilen varsa, Hakk rızası için çıkıp izah etsin.
Bunlar neyi savunuyor? Ben anlamıyorum da…
Çözemedim, çözülmüyor Mihriban!