Page 67 - HABER AJANDA ARALIK 2012 SAYI 73

65
aralık
2012
rı gibi kucaklamış ama Bursa’yı rahminde
saklamış gibi geliyor bu zaviyeden bakan
bakışlara. Zirvede esen rüzgâr içinizi kıpır
kıpır edip titretirken neler düşünmez, neler
hissetmezsiniz ki... Yaşlılar dahi bu man-
zara, bu hava, bu esintide genç olduklarını
düşünüp en heyecanlı duygulara doludiz-
gin sürerler hayal atlarını.
Ulu dağından, uluların serin nefesi ya-
yılıyor, mana boyutunda davudî sesler in-
liyor sokaklarda. Bu sesler hangi yüzyıla
ait? Sahi, ben hangi yüzyıla aidim, hangi
demde demleniyorum? Hızla geçen metro
sesini işitince “İki binlerdeyiz, uzay çağın-
dayız” dersiniz. Dağa taşa bakıp ak bir atın
sırtında, geçmişin koridorlarında gezinirsi-
niz. Kestiremezsiniz hangi zamanda oldu-
ğunuzu.
Madde boyutunda büyük, mana boyu-
tunda azîmu’ş-şân olan şehirde evlerin,
plazaların dimdik duruşunda modern çağ
göze çarparken; bu kavi duruşunu göğ-
sünde sakladığı ulu mücerret ruhların el
ele verip, Bursa’yı gökyüzüne çıkarıp yine
el ele vererek yerin en derin katmanlarına
bağlamalarından ve dahi himmetlerinden
olduğunu hissedersiniz. Bu himmet ile ru-
hunuzu dinlendiren aurasının, azim ve aziz
duruşunun sırrına vakıf olursunuz.
Yaratan’ın kudretinin damgası-sikkesi,
yeryüzüne bahşettiği en güzel kara parçası
Bursa! Ne Tanpınar, ne de başka beşer ke-
limelerle sana hakkıyla değer biçer, ne de
seni anlatmaya sözlükteki kelimeler kifayet
eder.
Bir avuç toprağı alıp sıkıyorum. Sırtımı
Asırlık Çınar’a dayıyorum. Rüya mı, ya-
kaza mı, yoksa uykunun en mahrem ânı
mı bilinmez, elimdeki kumlar altın olu-
veriyor. Nesi rüya ki?! Bizans’tan esintiler,
Osmanlı’dan eserler, Türkiye’den nefesler
taşıyan bu toprak hâlâ böyle mümbit, hâlâ
böyle canlı ve cömertse altın olması rüya
değil, gerçeğin -göze değil- akla hitap ede-
ni.
Niye gökyüzü bu toprakla bu kadar ala-
kadar? Yağmur ılık ılık kavruk bedenimi
ıslatırken, toprak yine onu içlerine buyur
ediyor ve bire bin veriyor. Taş ve tuğladan
yapılan kargir binalar, bitişiğindeki beto-
narme binalarla el ele verip hepsi yapıl-
dıkları yıllara ait ezgiler terennüm ederek
halaya durmuş gibi kol koladır Bursa so-
kaklarında.
Yukarılara çıkıyorum.AydedeMahallesi,
Molla Fenarî, hele Somuncu Baba’nın fırı-
nın olduğu dar, taşlı sokak... Az ileride te-
nekenin içine ektiği sardunya, akşamsefası,
fesleğen çiçeklerini sulayan kadına hemen
bitişiğindeki komşusunun -pencerenin
demir parmaklıklarına dayadığı kafasını
kadından tarafa çevirerek, doğu illerine ait
bir şive ile konuşup- bir şeyler sorduğunu
işitiyorum. Sokağın kenarına dizilen mü-
tevazı evlerin birinden bir çocuk fırlıyor
önüme, arkasından annesi olduğu her ha-
linden anlaşılan kadının attığı terlik yapı-
şıyor koluna. Kadın sakız gibi kelimeleri
ağzında geveleyerek çocuğa kendi şivesiyle
kızıp bağırıyor. Uzaktan, başka memleket-
lerden gelmişler belli... Ananın çocuğuna
attığı terlik değil, gülle olsa acıtmaz. Zira
çocuk, kolunu eliyle ovuşturup hiçbir şey
olmamışçasına arkadaşlarının arasına se-
ğirtiyor. Ağzına aldığı, uğruna terlik yediği
neyse, iki elinin arasında sıkıştırarak iştahla
bir daha ısırıp, burnunu kazağının koluna
silerek koşuyor arkadaşlarının yanına, oyun
dünyasına. Bursa! Sen ne efsunlu, ne be-
reketli bir şehirsin ki insanlar memleketini
bırakıp, ana ocağını terk edip dört bir kö-
şeden gelip sığınmışlar sana.
Her canlı ölümü, her uygarlık yıkımı,
her doğuş batışı, her yükseliş zevali bula-
caktır. Bu, medeniyetler için de kaçınılmaz,
mukadder olan gerçektir” sözü çınlıyor ku-
laklarımda. Lakin neredeyse insanlık tarihi
kadar eski bu şehir, tarihini en kaim bir şe-
Eski yok, yeni yok, hepsi iç içe... Hele yeni restore edilen Haraççıoğlu Medresesi, Gökdere Medresesi, Ördekli Hamamı, Seyit Usul Dergahı yazın sıcağından, şehrin gürültüsün-
den sıkıldığınızda kendinizi atıp geniş duvarların mistik havasının, insanı dinlendiren sakin duruşunun size yaşattığı ahvalle telaşlı hareketleriniz sükunete, hızınız ve gerginliğiniz
rehavete, sıcaktan bunalan nefesiniz bol oksijenli dingin denize, huzursuz ruhunuz huzurlu serinliğe kavuşur.