Page 57 - HABER AJANDA ARALIK 2012 SAYI 73

55
aralık
2012
nasıl değişikliğe uğradıklarına dikkat çek-
miş; bir türün bireylerinde görülen küçük
değişikliklerin (varyasyon), doğal seçilimle
uzun yıllar boyunca birikerek “yeni” türleri
oluşturduğunu iddia etmiştir. Etrafına dik-
katli bakan hemen herkes, bir türün birey-
leri arasında “varyasyon” denilen bu küçük
farklılıkları gözlemleyebilir. Mesela Homo
sapiens denilen modern insan türünün –ki
Latince anlamı “akıllı insan” demektir- bi-
reyleri arasındaki farklılıkları (varyasyon)
yeryüzünde bilmeyen ve gözlemlemeyen in-
san yoktur. Kaldı ki biyoloji bilgisi olmayan,
sıradan bir insan bile hiçbir canlı türünün
bireylerinin -tornadan çıkmış gibi- birbiri-
nin kopyası olmadığını bilir ama her bireyin
de türün temel özelliklerini koruduğunu
görür.Aynı yumurta ikizleri hariç, dünyada-
ki yedi milyar insan genel tür özelliklerini
korumakla beraber, bireysel olarak hiçbiri
birbirinin aynı değildir.
Hiç şüphesiz, canlılar dünyasındaki bu
varyasyon olgusunu gözlemlemek ve tespit
etmek, bir araştırmacıyı “bilim adamı” yap-
maz. Zaten Darwin’i meşhur eden de tek
başına varyasyon olgusunu gözlemlemesi ve
tespit etmesi değil, bu olguyu doğal seçilim-
le birlikte yorumlayarak yeni türlerin oluş-
masına bir açıklama (evrim teorisi) getir-
mesidir. Onun iddiasına göre, yeni türlerin
meydana gelmesinin temelinde varyasyon-
lar yatar. Doğal seçilimin işlevi ise, sadece
bu varyasyonlardan en uygun olanı seçmek-
tir. Bu iddia, yani doğal seçilimle varyasyon
birikiminin tür oluşturması durumu (speci-
ation), hiçbir deney ve gözlemle doğrulan-
madığı halde Darwin’in ardılları tarafından
bir “dogma” olarak günümüze kadar kabul
edilegelmiştir.
Darwin, canlıların evrimi ve çeşitlilikle il-
gili görüşlerini iki temel üzerine inşa etmiş-
tir: Birincisi,“varyasyonlar”,yani tür içindeki
küçük bireysel farklılıklar; ikincisi ise, “doğal
seçilimle en iyilerin hayatta kalması”.Darwin’e
göre bunlar evrimin mekanizmalarıydı.Çok
uzun zaman içinde yeni türlerin meydana
gelmesinde ve çeşitliliğin artmasında işlev
görüyorlardı. Gerçekte ise bu açıklamalar,
yeni tür oluşumu için yeterli ve ikna edici
değildi. Buna rağmen bilim topluluğunda
Darwinci bakış açısını benimseyenler ağır
bastılar ve bundan sonra biyolojiye ait ne
keşfedildi ve deneysel olarak ortaya ne ko-
nulduysa hepsini Darwinci dünya görüşüne
yamamayı başardılar.
Mesela “Neo-Darwinciler” denilen bir
grup, 20’inci yüzyılın başlarında keşfedilen
mutasyon olayını –sanki hayatın vazgeçil-
mez doğal bir olayıymış gibi-,evrimin temel
hammaddesi olarak gördüler.Hücre biyolo-
jisi, moleküler biyoloji ve genetik biliminin
verilerini ve deneysel sonuçlarını Darwinci
bakış açısı ile değerlendiren biyolog bilim
adamları, günümüzde de ezici bir çoğun-
luğu oluşturmaktadır. Darwin’in ardılları
olan bu bilim topluluğuna göre, biyosferin
bugünkü canlı çeşitliliği, bir veya birkaç ata
organizmanın milyonlarca yıl süren tesadüfî
değişimleriyle ortaya çıkmıştır.
Gözlem ve deneyler gerçekten Darwin
ve ardıllarının dediklerini destekliyor mu?
Tür içi varyasyonların birikerek tabiatta yeni
türlerin oluşumunu sağlayacak kadar büyük
bir fark yaratıyor mu? O zaman doğada
yeni türlerin oluşumunu –en azından geçiş
(
transition) türlerini- gözlemlememiz ge-
rekmez miydi? Birçok varyasyon örneğine
şahit olunmasına rağmen, bugüne kadar hiç
kimse varyasyona dayalı yeni türlerin mey-
dana geldiğini gözlemleyebilmiş değildir.
Bu bağlamda gözlemlenen şey, varyasyonun
bizzat kendisi olup, bu da bir türün değişe-
bilirlik sınırları içinde kalan bir durumdur.
Belki varyasyonun en uç noktası “alt tür”
dediğimiz gruplardır ama bunlar da ait ol-
dukları türün diğer bireyleri ile çiftleştikleri
zaman verimli yavrular meydana getirirler.
Yani aynı türün bireyleridirler.
Bilindiği gibi tür, kendi aralarında eşleşe-
bilen, eşleşme sonunda verimli nesiller mey-
dana getiren ve başka türlerle eşleşemeyen
bireyler topluluğudur (populasyon). Dahası,
biyosferdeki bütün türler, aralarında gen
alışverişini engelleyecek biyolojik donanım-
lara sahiptirler. Bu engeller molekül, hücre
ve organizma düzeyinde görülür.
Kanaatime göre, her bir türün kendi ha-
bitatı içinde –değişebilirlik sınırı içinde ka-
larak- çevresel şartlara uyumu ve bu şartları
öğrenmesi söz konusudur. Her türün kendi
içinde belirli bir “değişebilirlik katsayısı” var-
dır. Bu değişebilirlik katsayısının en yüksek
değerini 1 olarak kabul edersek; bazı türler-
de 0,01 gibi en düşük düzeyde olabileceği
gibi, bazı türlerde de 0,9 gibi yüksek bir
değerde olabilir. İşte hiçbir tür, bu değişebi-
lirlik sınırını aşacak bir değişim ve varyas-
yon göstermemektedir. Günümüzde bütün
biyolog bilim adamlarının üzerinde birleş-
tikleri önemli konulardan biri de türlerin
değişebilir esnek bir donanıma sahip olma-
larıdır. Eğer böyle olmasaydı, hiçbir canlı
bugünkü dünya şartlarında yaşayamazdı.
Çünkü her canlı, hemen her gün çevrenin
farklı uyaranlarıyla karşılaşmakta ve geliş-
mişlik derecesine göre bu uyaranlara bir ce-
vap oluşturmakta ve uyum göstermektedir.
Ama buradaki “değişebilir ve esnek donanım”
dediğimiz şey, sonsuz bir değişebilirlik özel-
liğine sahip olmadığı gibi, sadece o tür için
geçerlidir. Yukarıda da ifade edildiği gibi,
hiçbir türün esneklik ve değişebilirlik özel-
liği birbirinin aynı değildir. Temel bilimler-
de unutulmaması gereken bir konu var ki o
da iddia edilen fikirler, görüşler ve teoriler
bilimsel yöntem ve gözlemlerle doğrula-
namıyorsa, bu öznel bilgiye “bilimsel bilgi”
denemez.
Evrim Teorisi, bugünkü paradigma için-
de kalarak canlı çeşitliliğini açıklamaya ça-
lışmakta fakat bunda da başarılı olamamak-
tadır. Teorinin yetersizliği apaçık ortadadır.
Teori, mevcut canlı türlerinin daha önceki
türlerden nasıl meydana geldiğini (yeni tür
oluşumu) açıklayamadığı gibi, ilk canlının
nasıl ortaya çıktığını da hiçbir şekilde açık-
layamamaktadır. Evrimciler makro seviyede
kurguladıkları “doğal seçilim” olayını cansız
dünyaya da uyarlayarak bir kimyasal ev-
rimden söz etmektedirler. Kendiliğinden
olan evren, kendiliğinden olan madde ve o
maddenin atomları bir araya geliyor, küçük
molekülleri ve onlar da büyük molekülleri
ve büyük moleküller de canlı organizmala-
rı meydana getiriyor. Dikkat ediniz, bütün
bunlar tesadüflerle meydana geliyor. Dün-
yada hiçbir şey yokken,ilk ata organizmanın
nasıl meydana geldiğine dair ileri sürülen
fikirler ise gerçeklerden ve bilimsellikten
tamamen uzak, birtakım spekülasyonlardan
ibaret kalıyor.
Kaynaklar:
Snustad D. Peter &Simmons Michael J. (2000). Principles of Genetics. Second Edition. New York-Toronto
1.
TortPatrick (2008). Darwin ve Evrimin Bilimi. Yapı Kredi Bankası Yayınları Genel Kültür Dizisi. İstanbul
2.
Morgan, C.T.,
3.
Psikolojiye Giriş, (9.Baskı), H.Ü.Psikoloji Bölümü Yayınları, Yayın No: 1. (Çeviri: Sirel Karakaş ve
arkadaşları), 1991.
Dawkins, R.,
4.
Gen Bencildir, (3. Baskı), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları: 19, (Çeviri: Asuman Ü. Müftüoğlu),
2001.
Hoagland, Mahlon B., “
5.
Hayatın Kökleri” (3. Basım), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları Dizisi: 1. (Çeviri: Şen Güven,
Alev Serin), 1994.
Dawkins, R.,
6.
Gen Bencildir, (3. Baskı), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları: 19, (Çeviri: Asuman Ü. Müftüoğlu),
2001.
Demirsoy A.,
7.
Kalıtım ve Evrim, (3. Baskı), METEKSAN Yayınları No: 5, Ankara, 1988