Page 33 - HABER AJANDA ARALIK 2012 SAYI 73

31
aralık
2012
Mehmet Serhat Bıçak
bulunması da bunun için yeterlidir. Fikri
olmayan ve niteliği hem katlanıcı, hem de
şikayetçi halkın içinde varlık temellerinin
atılması durumudur bu.
Sol politik stratejinin tıkandığı durumlar-
sa, üzerine kurulu olduğu hedef ve mesele-
lerden daha fazla görünmektedir. Üniformal
yapılar kazandırma çabasının bu sebepten
kaynaklandığını ileri sürebiliriz. Bu nokta-
da çerçevemiz “şiddet yörüngesinde politize
edilen sol”a dönüşmekte olacaktır.
Lisan süslü bir konuşma ilmi güdümünde-
ki millîleştirme işleminin adını“millîleştirme”
biçiminde sunamayacak düşüncenin kendini
geri vitese takarak konuların tanımlanma
eksenini kendi örtülü sisteminde erittiğini
görüyoruz. Bu işlem de üniformal bir eser
meydana getirmek için. Oysa millî olmak,
millî olmaktır. Millî olunduğunda “gibi”
olunmaz. Latin konuşmalarından yola çı-
karak öz varlıkların soyutlaştırıldığı tanım-
lamalar, fikrin nerede olmak isteyip nerede
kıvrandığını ifade eder. Sol politiğin milleti
reddederken zaferi milletsiz gerçekleştire-
meyeceğini bilmesi, kendisini bir de “millet
gibi” veya “millete yakın-benzer” yahut da
milletimsi-milletimtırak” bir kavram yap-
maya zorlamıştır.
Nihayet kendi değerlerinden koparak yurt
sınırları içindeki kendisine güdülenen sıkın-
tılara bilenen “ulusal”halk,üzerine konuşlan-
dırılan vazife ile şimdiki yeni varlığının şükrü
eda ettirilerek ideolojinin istedikleri üzerine
yaşatılmıştır.Yani tek başına bir ırk olmayı ve
bu ırk için yaşamayı reddeder görünümdeki
sol, aslında ırk ekseninde varlığını kanıtlamış
ve hiçbir ülkede sol, ırkı öne çıkarmadan ha-
yatiyetini sürdürememiştir.
Sol cephenin karşısında duranların veya
fikir analizi yapanların Türk Solu konusu-
nu karıştırdıklarında tekrarladıkları “Türk
Solu kendini yenilemeli, yeni söylemler ge-
liştirmeli… Sol böyle olmaz!” gibi sözlerin
çok da yerinde olmadığını söylemek lazım.
Çünkü sol, bu ülke üzerinde hedeflediğine
nail olamamış ve ne yaptıysa istediği/kazan-
dığı şey millet tarafından elinden alınmıştır.
Yani aslında Türk Solu diye bir şey hiç ol-
mamıştır ki Türkiye’de sol Türkleştirilmemiş
ancak “ulusallaştırılmış”,yani Türk Solu değil
de Türk “gibi” solu serpilmiştir. Bu noktada
Türkiye’deki sol cepheyi solun politiğine uy-
mayarak saf fikriyatına uymalarından dolayı
tebrik etmek de gerekebilir!
Türkiye’de millîleşemeyen,başka bir deyiş-
le Türkleşemeyen solu kat’i surette bir kim-
liğe sokarak devletin yıpratılması işlemi, bu
ülkede yaşayan başka etnisitelerin üzerinden
de gerçekleştirilebilir miydi? Millileşeme-
yerek ithal planda kalan ülke solu Mark-
sist, Marksist-Leninist, Marksist-Stalinist,
Marksist-Maoist ve benzeri başlıklarda
kalmış fakat kendisine bir Türk adı bula-
mamıştı. Oysa çocuklarına özellikle öz Türk
isimleri koymaya gayret ve devam eden fikir
yolcularının bir isme ihtiyaçları vardı. Bu
isim, kimsenin tartışmaması/tartışamaması
gereken Kemal olabilir miydi? Kozmopolit
sistem sancıları içinde kıvrandırılacak bir
ülke, millîleştirilmese de etnisiteleştirilmiş
sol ile devrime yürütülemez miydi?
1960
ve 1971 müdahalelerinin sol direnç
tarafından gerçekleştirildiğini anlatmak ve
1980
müdahalesini de görüntüde faşizan-
laştırmak aynı lisan süslü ilmin ikinci tip
teorileri arasında yer alacaktır. Özünde bü-
tün meseleyi paradigmalara bağlarken, millî
dirençleri faşist mekanizmanın zulmü olarak
algılayan bir fikir için az önceki sorulara fark-
lı açılardan bakarak yanıt alınabilir.
Cumhuriyet Halk Fırkası’nın, parti olup
1980
müdahalesinin ardından kapatıla-
rak Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP)
adıyla toparlanması ve partilerin isimlerinin
kullanılabilir hale getirildiği süreç sonun-
da tekrar Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)
olduğu zamana kadar sol ayağın neresinde
olduğunu tartışmak da önemlidir. Zira 1980
müdahalesi öncesinde yapılandırılan etnisi-
teleştirilmiş sol, müdahale sürecinde bileme
taşlarından geçirilmiş ve nihayetinde ülkenin
yıllarca dehşetine hapsolacağı bir karanlığa
çevrilmiştir.
Diğer partiler kapatılırken kapanmamış
tek fırka olan CHP, ilk kez 1980 Darbesi
ile kapatılmıştı. Atatürk’ün fırkası “faşist-
lerce” yok edilmişti. Cezaevlerinde istikba-
liyle oynanan (fr)aksiyoner safkan sola bir
de gerçekleştirilen baskı neticesinde etnik
sosyalizm eklenmişti. (Etnik sosyalizm, sos-
yalizmin özüne uygun görünmüyor olsa da
pratikte millîleşmeyen solun başarısızlığının
bir ürünüdür.)
Türkiye etnik sosyalizmle 1991’deki se-
çimlerle daha net şekilde tanıştırılırken, ol-
mayacak bir durumda bu sol anlayış tahrik
ediliyor ve bahsedilen devrim basamakları
iki ileri, bir geri” çıkılmaya başlanıyordu.
Meclis bir yemin töreniyle karışıyor, esamesi
okunmayan kimselerin isimleri manşetler-
den giriliyordu.
1990’
lı yıllarda Türkiye, PKK (Kürdistan
İşçi Partisi) adındaki yasadışı örgütün yaptığı
eylemlerlekaynatılıyordu.Millîleştirilememiş
ülkenin solu, etnisiteleştirilmiş dallarından
birine yuva kuruyordu. Başta Marksist-
Leninist yapılanmanın yerinde yeller esiyor,
çok önceleri organize edilmiş Apocular ken-
di teorileri ve eylemleriyle anılıyordu. Nite-
lik Marksist-Leninist filan değil, Apoculuk
oluyordu.
1990’
lı yılların sonlarına kadar bu örgütün
terörizm ekseninden şaşmayan faaliyetleri
ara dönemler sıklığında devam ediyor, bir
yandan ülke sürekli seçimlerle kararsızlıklar
kuyusuna itiliyordu. Turgut Özal, Adnan
Kahveci, Eşref Bitlis, Uğur Mumcu, Ahmet
Taner Kışlalı gibi isimlerin ölümleri ve ülke-
nin doğusundaki katliamlarla birlikte eko-
nomik darboğazın da büyümesi bu kuyunun
çapını genişletiyordu.
28
Şubat süreci öncesinde, işte en başın-
dan beri gerçekleştirilemeyen millîleştirme
kısmen yerine getirildi ve Kemal ismi kul-
lanıldı. Çok da Gündüz-Kalkancı-Şahin
isimlerini zikretmeye gerek yok. Daha basit
ama daha da önceye götüren ikramlarla seya-
hatimize devam edeceğiz.Mesela bir adamın