Page 25 - HABER AJANDA ARALIK 2012 SAYI 73

23
aralık
2012
Murat İlkter
tem
da “seçtiği söylenemez”. O zaman “demok-
rasi derken, devletin de halkın da birbirini
aldatmadığından” tek bir şekilde emin ola-
biliriz: “Halkın vicdanı ile devletin vicdanı
aynı olacak”. Platon bunun imkansızlığını
ileri sürüyor. Konuşmaya değer.
Tasavvur bittiyse, şimdi soralım. Ken-
dinizi adadaki o kişi sayın ve vicdanınıza
sorun: “Adadakilerin, yani halkın kralı
mı olurdun, başkanı mı, şeyhi mi, hocae-
fendisi mi, devrimci lideri mi, başbakanı
mı? Senden sonra gelecek olan oğlun mu
olurdu, işi kendi ellerinle ehil birine mi ve-
rirdin, yoksa seçimle birinin gelmesini mi
isterdin?”
Son bir kez daha soralım: “Devletin
vicdanı ve halkın vicdanı hangisinde ay-
nılaşır?” “Seçimle” dediğinizi duyar gibi
oluyorum da çabuk karar veriyorsunuz.
Tarihte en adaletli kabul ettiklerimizin
bile ülkelerini kendi çocukları arasında
nasıl pay ettiklerini ve devletin bekası için
kardeş katlini bile vacip kıldıklarını ne ça-
buk unutuyorsunuz? “Bir fırka oluşturur,
her şeyi ortak akılla belirlerim” diyorsanız
eğer, lider ve parti yönetimlerinin parti içi
muhalefete ne kadar tahammül ettiklerini
görüyoruz. Kim ne kadar delegasyon ile
seçiliyor söyler misiniz bana? Ayrıca par-
lamenter sistemin de nasıl partizanca ha-
reket ettiğini ve kendi oğullarını vesayete
ortak ettiklerine tarih şahit. Sayayım ister-
seniz; kim kimin oğlu, kim kimin damadı,
kimin gelini? Bu ülkede aile şirketleri bile
vesayetin bir parçası.
Demek ki seçmek de seçilmek de ara-
dığımız vicdana bizi götürmüyor. Öyleyse
vicdan -bu yeryüzünde- sadece bu çağda,
demokrasi ile başlıyor “değil”. Vicdanın
başladığı ve bittiği yeri doğru tespit ede-
lim. Tarihin kayıtlara bile girmediği bir
dönemde, bilmediğimiz bir adada bu vic-
danı yakalayan bir küçük topluluk veya
bugün de aynı vicdanı taşıyan ama bizim
görmek istemediğimiz, yanı başımızda
duran bir grup buna sahip olabilir. Bunu
fark edebilmek için sistemlere değil, vicda-
nın soluk alıp verdiği yere bakmak gerekir.
Örneğin, mülkiyet sahibi olmak noktasın-
da, “Mülkün sahibi kimdir?” sorununa/
sorusuna cevap verebilen insanın nefesi,
vicdanın aldığı nefestir. Ne diyor peygam-
berler? “Mülk, Allah’ındır.”
Bu sözle barışık bir sistem söyleyin
bana. Başkanlık mı? Kuracağınız sistemde
başkanlık sistemini ön görürseniz, bugün
büyük federatif devletlerde merkezi güç-
lü tutmak için uygulanabilir görünürken,
daha küçük ülkelerde yapısal sorunlar had
safhadadır. O yüzden, bugün eski Rus
hinterlandları parlamenter sistemi yoğun
bir şekilde tartışmaktadır. Ve hatta sürekli
revülasyonlara uğruyorlar. Ortadoğu’da da
malumunuz- bütün diktatörlükler birer
birer yıkılmaktadır.
Özellikle ekonomik sistem olarak han-
gisini seçerdiniz? Kapitalist sistem mi,
komünist sistem mi, yoksa “laissez faire”
gibi “bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsin-
ler, bırakınız geçsinler” mi dersiniz? Biraz
basiretli olun canım. Yoksa hâlâ konan
yerde otlayan karma ekonomik modelden
mi bahsedeceksiniz? Hangi modelden
bahsederseniz bahsedin, hiçbiri mülkiyet
konusunda devlet ve halkın vicdanını ay-
nılaştıramaz.
İki vicdanın örtüşememesinin yaşattığı
arayış ve refleksi, kayıtlara “ihtilal” diye ge-
çiriyorlar. Bu doğrudur. Çünkü ihtilal bir
krizdir. Nasıl kalp krizi varsa, kriz sonrası
ölüm de gerçekleşebilir, atlatılabilir de. Vic-
dan krizi de böyle bir şeydir.Toplumu öldü-
re de bilir, toplum bunu atlata da bilir. Ama
kesin olan bir şey var: İhtilal de, devrim de
bir değişim değil, bir kriz atlatmadır.
Malumunuz, büyük değişimler krizin
habercisidir. Örneğin, vahiy son kez in-
diğinde Ortadoğu’nun en büyük krizinin
de habercisi olmuştur. Nedir bu kriz? İki
vicdanın örtüştürdüğü iddia edilen Hıris-
tiyanlık da,Yahudilik de son kez vahiy gel-
diğinde vicdan krizi yaşamıştır. Ve atlattığı
söylenemez. Bugünkü Hıristiyanlığın ve
Yahudiliğin vicdanı son Peygamber’den
önceki hal üzeredir.
Gelelim hayati soruya... Son Nebi iki
vicdanı örtüştürdü mü, örtüştürdüyse
onun adı ne? Yoksa Platon’u haklı çıkaran
bir arayışla mı sonuçlandı son Nebi vefat
ettiğinde?
Kimilerine göre, insanlık iki vicdanı “ay-
dınlanma” ile örtüştürme fırsatı yakaladı.
Bu fırsatın kriz dönemi kimine göre Fran-
sız İhtilali’dir, kimine göre de Rusya’daki
Bolşevik İhtilali.Ne ilginçtir, ne ironidir ki
iki ihtilali savunanlar da “din, vicdan işidir”
dediler. Aslında doğru söylüyorlardı. İki
vicdanı bir araya getirecek dindi. Demek
ki iki ihtilalin de vicdan derdi yoktu.Zaten
iki ihtilalin çıktılarına baktığımızda daha
çok mülkiyet, daha çok zulüm, daha çok
aldatma ve daha çok savaş getirdi. Yani
vicdansız sistemlerdi.
Öyleyse dikkatimizi vereceğimiz, tar-
tışacağımız, Sayın Başbakan’ın başkanlık
sistemi değil, bizzat Sayın Başbakan’ın
vicdanında ne olduğudur. Tarih sahnesi-
ne çıktığımızdan beri iki imparatorluk-
la birlikte on altı devlet kurmuş kadim
milletimiz, dünyada var olmuş hemen
hemen tüm sistemleri denemiştir. Şartlar
ve zaman değiştikçe de dünyanın gidişa-
tına uyum gösterdiğinden olmalı ki bugün
son olarak Türkiye Cumhuriyeti hâlâ tarih
sahnesinde. Bunu da devletin vicdanından
çok, halkın vicdanına borçludur.