Page 106 - HABER AJANDA ARALIK 2012 SAYI 73

104
aralık
2012
Kitaplık
haber
ajanda
Ondört öyküüzerine tek tekondört yazı yazılabilir. Bence
okadar yetkinvebeklenenleri karşılar nitelikte. Herkesher
öyküdekendindenbir şeyler bulur. Benimdamağımdayine
Al ÇiçeğinMorukaldı. Belki debaşlığınverdiği bir seçicilikle.
Ciğerlerinizebukokuyuçekince incebir sızıyla sizler debunu
anlayacaksınız şüphesiz…
AlÇiçeğinMoru
K
aylarında insa-
nın içine sıcaklık
verecek okumalar…
Olayın akışı için-
de ısınıp, dilin zen-
ginliğiyle ferahlamak… Sevinç
Çokum’dan Al ÇiçeğinMoru... İki
yaşını henüz tamamlamış, Se-
vinç Çokum’un kaleminden son
öykü kitabı…
Daha önce “Lacivert Taşı”nı al-
mıştık bu sayfalarda ellerimize.
Hicret Bey’den, ailesinden bah-
setmiştik taşa bakıp. Şimdiyse
Al ÇiçeğinMoru’nu alıyoruz. Her
bir taç yaprağında başka hayat-
lar, başka endişeler, başka hü-
zün, başka sevinç…
Kitabın kapağında al çiçekler-
le karşılanıyoruz, buyur ediliyo-
ruzmis kokular içine. Hacimsel
olarak çok geniş olmayan kitap,
uzunlu kısalı on dört öyküden
oluşuyor.
İlk öykü “Buluşma”... Necdet
Bey ve NerimanHanım’ın ta-
nışmalarını anlatan bu öykü,
normal bir buluşmanın öykü-
sü değil. İkisi de vefat ediyor ve
cenaze törenleri sırasında ara-
larında bir bağ kuruluyor. Ha-
yatları boyunca hiç karşılaş-
mamış iki insanın nihayetinde
son yolculuklarına aynı yer-
den uğurlanışları… Geçmişle-
rinden kesitlerle biraz olsun ta-
nıdığımız iki insanın artık son
duraktaki düşünceleri içtenlikle
yansıtılmış.
Bedenimizden geri-
ye birkaç kemik parçası.. söyleme-
ye dilimvarmıyor. Biliyor musu-
nuz? Hastalığımı öğrendiğimde,
önce içimde bir kargaşa, bir isyan
vardı. Sonra bu gerçeği de öteki
kurallarım gibi benimsedim, hat-
ta bağrıma bastım. Evet, bu ola-
caktı dedim. Sonunda olacaktı.
Nasılını bilmiyordum tabii, bu-
dur hepimizin içindeki asıl korku.
Nasıl olacak?”
Yer yer gülümse-
meyle, yer yer hafif bir ürpertiy-
le sona eriyor öykü. Geriye sade-
ce izlenimlerle, olay örgüsüyle
değil dilin tümzenginliklerinin
kullanılmasıyla bitiyor. Bunu di-
ğer öykülerde de göreceğimizi
henüz bilemeden “Buluşma”nın
son cümlelerini okuyoruz:
Şu
avluda tanıdığı, kendisi gibi bugü-
nün yolcusu Necdet Bey’den ayrı-
lacağı için neredeyse ağlayacaktı.
Eğer gözyaşlarını üretebilse… Göz-
yaşlarını…”
Kitap akıyor ardında izler bıra-
karak... Nihayet beşinci öyküye
geliyoruz. En çokmerak ettiğimiz
öykü bu. Çünkü Sevinç Çokum
bu hikâyenin adını, kitabına da
vermiş. Hüzünle başlıyor bu
öykü, buruklukla devamediyor.
Geçen yıllar içinde İstanbul’un
onun gözünde nasıl değiştiğine
değiniyor. Etrafta kendini, geçmi-
şini arıyor Çokum’un gözleri.
Ba-
zısı yaşamın kendisine sunduğu
belirli çizgiler içinde rahat eder, ra-
hat etmese de değiştiremez kendi
elleriyle ördüğü duvarları, biçimle-
ri, geometrileri, ektiği çiçekleri; hep
aynıdır sahip oldukları, aynılıktır
onu yaşatan, soluklarında bu var-
dır. Üsküdar yakasından benim
için ilk işaretti bu yapı, ilk tebes-
süm. Son geçtiğimde göremedim..
seçemedimdaha doğrusu, ağaçlar
mı örttü, zamanmı, keskinliği yi-
ten gözlerimmi?”
Bu öyküde öğrencileriyle yıl-
lar sonra buluşan bir öğretmenin
anısı vardı. O öğretmenin Sevinç
Çokum’un kendisi olabileceğini
düşündümönce. Bu beni heye-
canlandırmıştı. Çünkü otobiyog-
rafiler yazarların hayatlarındaki
gizleri biraz olsun ortaya çıka-
rır ve bizimonu biraz daha ya-
kından tanımamızı sağlar. Bunu
benden başka okuyucuların da
hissedebileceğini düşünerek rö-
portajlara sarılıverdim. Ve her
şey tahmin ettiğimgibi oldu; is-
tediğimi Zaman gazetesinde ya-
yımlanan bir röportajda bul-
muştum. Soru aynen şöyleydi:
Kitaptaki öyküler otobiyografik
öğeler de taşıyor. Öğrencileriyle
yıllar sonra buluşan öğretmenin
öyküsünü okurken o öğretmeni
siz olarak tasavvur ettim. Bu okur
yanılması mı? Öykü dilindeki sa-
mimiyet, sıcaklık okura bunumu
düşündürtüyor yoksa?”
Heye-
canla Sevinç Çokum’un cevabı-
na yöneldim. Yolumdaki taşları
şu cümlelerle bir bir kaldırdı usta
yazar.
Sözünü ettiğiniz örnek, ki-
taba adını veren öyküdür. Orada-
ki isimleri bile değiştirmedim, o
kadar gerçek. Yaşanmışlığın ede-
biyattaki önemi böylece size o sı-
caklığı duyurabilme ve inandırı-
cı olma özelliğiyle kanıtlanıyor.
Hikâye kahramanlarının herhal-
de haberleri olmadı; fakat olacak-
tır. Özellikle öğrencilerime benim
bir armağanımdır bu öykü.”
Bu öykülerin böylesine bir
tadı vermesinin en büyük des-
tekçisi Sevinç Çokum’un ter-
cih ettiği dil yapısıdır. Samimi ve
duru bir dille oluşturduğu eser-
lerini şiirsel diliyle süsler. Bizi de
bir metne bağlayan budur en
başta. Olaya giden yolun dilden
geçtiğini hepimiz biliriz ve bu
dikkatle okuruz.
Öyküler teker teker zihnimiz-
den, kalbimizden akıp gitti. De-
dimya, hüzün vardı bunlarda
daha çok. Azalmışlık, belki de
bitmişlik suluyordu bu öyküle-
ri, yer yer terk edilmişliklerle…
Belki de ilk öyküden sonra hep
bunu aradımben öykülerde, on-
larla beslenmesi gerektiğini dü-
şündümhep.
On dört öykü üzerine tek tek
on dört yazı yazılabilir. Bence
o kadar yetkin ve beklenenleri
karşılar nitelikte. Herkes her öy-
küde kendinden bir şeyler bulur.
Benimdamağımda yine Al Çiçe-
ğinMoru kaldı. Belki de başlığın
verdiği bir seçicilikle. Ciğerlerini-
ze bu kokuyu çekince ince bir sı-
zıyla sizler de bunu anlayacaksı-
nız şüphesiz…
“…
Bakışlarınız ıhlamurlarda,
gülhatmilerde kaldı, suların kö-
püklerinde oyalandı. Yıldızlara
zaman ayırabildiniz, badem çi-
çeklerini koklayabildiniz… Al çi-
çeğinmorunu fark edebildiniz! Ya
şimdi, bugün bir oda içinde gele-
ceğini çözemeyen çocuk? Bu gü-
neş, bu yasemin ve limon çiçekle-
ri nereye gitti?”
Sevinç Çokum